ne olursan ol gel, ama çok uzun kalma

mevlevi tekkesi değil canım burası

14 Aralık 2017 Perşembe

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (24.BÖLÜM)

BİR AYRILIK HİKAYESİ

Bazen nefretle, bazen öfkeyle, ara sıra kendinden, çoğunlukla benden tiksinerek bakıyordu bana sevgilim. Yine bir şeylere neden olmuştum çok belliydi ya da yeni bir şeylere neden olmuştum. Sonuçta fonksiyonlarım belliydi: Yemek yapar, bira içer, iyi kötü sevişir, sevgilisini sever ve onun kızacağı şeyler yapardım. Şu an kritik olan soru, son olarak ne yaptığımdı! Sormayacaktım, sormamalıydım, yaptığım hatanın farkında olmamak, iyi hal indirimi almamakla eşdeğerdi benim için. Sonuç kaçınılmazdı cezalandırılacaktım, bari çok yatmayayım derdindeydim.

            Lütfen bu kısmı “Gerçek Kesit” programında karanlıkta tutulan mağdurun anlatımıyla okuyunuz: O gün eve geldiğimde bir gariplik olduğunu sezmiştim. Normalde iş dönüşleri kapıyı açar açmaz canım sevgilim yatak odasından ya da salondan, “Yemek söylüyorum, açsın değil mi?”, “Pizza söylüyorum, sana uyar mı?”, “Canım yaa, çok üşendim yemek yapamadım, dışarıdan söylüyorum tamam mı?” gibisinden sevgi sözleriyle beni karşılardı. Ama o gün eve girdiğimde bana “Dolapta kahvaltılıklar var, atıştırırsın, ben dışarı çıkıyorum” deyip, “Nereye?” dememe kalmadan evden çıktı.

            Pizza söyledim ben de haliyle. Salona geçtiğimdeyse ikinci bir şokla karşılaştım. Oyun konsolu yerinde duruyor ama kontrol kollarını bulamıyordum. Tüm aramalarım sonuç vermedi. Sevgilimi aradığımdaysa başka birisiyle konuştuğunu öğrendim. “Yahu ben onu değil kontrol kollarını arıyorum” diye espri yaptım kendi kendime. Moralimi bozmadım, kötüye yormadım. Pizzanın yarısını yedim, yarısını dolaba kaldırdım. Normalde orta boy bir pizza ikimize yeterdi. Alışkanlıktan yine aynı siparişi vermiştim. Biraz twitter alemine daldım ama bir eksiklik vardı. Timeline değil, yine ülkenin bildik halleri filan ama “Aşkım şunun tweetini okudun mu, bunun yazısını gördün mü?” sorularını duymamayı yadırgamaya başlamıştım. Sanki her şey planlanmış gibi o gün evde çalışmam da gerekmiyordu. Televizyonu açmamla kapatmam bir oldu, uyuşturucunun bazı türlerine karşıyım!

            Ben de arkadaşlarımın yanına gideyim bari diye düşündüm. Lanet olası yüksek topukluların ve kirli sakallıların hepsi evlenmişti. Üstüne anlatmaya doyamadıkları çocukları olmuştu. Beş telefon görüşmesi sadece “çıkamayacaklarını” duymayı beklerken bir saat on dakika sürdü. Bence çevrelerindeki insanlarla konuşabilecekleri yeni bir şey arayışı onları çocuk yapmaya itmişti. Çaresiz, sönük, sinik, yüzsüzlük ve arsızlığı aynı anda içimde taşıyarak sevgilimi tekrar aradım, başka birisiyle konuşmuyordu bu sefer ama benimle de konuşmuyordu, telefonu cevaplamadı. Seçenekler giderek daralıyordu, neler yapabileceğimi düşünüyordum: Porno izlemek… porno izlemek… porno izlemek… eski sevgililerimi aramak! Eski sevgililerimi aramak ilk üç seçenekten farklı olarak, içinde aşk barındırıyordu. Çünkü ben aşık olduğum tüm kadınlara hala aşığım. Aşkı asla gelip geçici bir duygu olarak taşımadım ya da yaşamadım. İlk üç seçenekten sonra eski sevgililerimin aklıma gelmesininse tek bir sebebi var: Aşk aynı köftenin Tekirdağ, Akçaabat, Seyyar versiyonunu yemek gibidir, hepsinin lezzeti ayrı, hepsini özlersin. Böyle nahoş bir örnekle kendilerini andığımı bilseler yiyemem tabi ki, o ayrı mesele. Tamam yemediğinizi biliyorum, canım biraz onlardan birisiyle sevişmek istemiş olabilir.

            O gün kanıma girmeye çalışan şeytanın hesaplamadığı bir şey vardı: Ben ateisttim. Hemen kendimi evden dışarı attım. Kadıköy’de barmen arkadaşı olan, oturduğunda sipariş vermeden içeceği önüne gelen bir insan evladıydım en nihayetinde. Üstelik barda yalnız başıma otururken televizyonda dönen filme bakacaktım ve o yönde oturan güzel kız neden beni sevmesindi ki! “Rock’nrolla!” Anlamaz gözlerle bana baktı. “Filmin adı” dedim. “Ha yok ben filme bakmıyorum” diye beni düzeltti. O sırada televizyonun tam altında oturan ve bana aşağılayıcı bir gülüşle bakan yalı çapkınını fark ettim. Fondip! Bardağımı bara bırakır bırakmaz, yenisi önüme konur!

            Eve döndüğümde bir hayli sarhoştum. Ne yapıyorum, ne yaşıyorum, niye yapıyorum, niye yaşıyorum gibi sorgulamalar içerisindeydim. Kendimi doğrudan banyoya attım, duşumu aldım, dişlerimi fırçaladım, bornozumu giydim ve yatak odasına girdiğimde sevgilimin hala gelmemiş olduğunu gördüm. Telefonuma baktım arayan soran yoktu. Ben bir arayayım sorayım dedim, cevaplayan yoktu. Mutfaktan bir bira alıp salona geçtim, kontrol kolları yoktu! Müzik açtım, sıkıldım. Yeni diziler, biraz baktım sıkıldım. Sosyal medya, iyi niyet temennilerinden, eleştirilerden, yalan yanlış yavşaklardan sıkıldım. Bir bira daha, içerken sızdım.

            Sabaha karşı uyandım. Çişim gelmişti, içtiklerimin etkisiyle erekte olmak ama donsuz yatmanın etkisiyle büzüşmek arasında kalan sakıncalı organım beni uyandırma ihtiyacı hissetmişti. Uyku sersemi çişimi yaptıktan sonra sevgilim aklıma geldi. Yatak odası hala boştu, donsuzdum ve yapacak hiçbir şey yoktu! Aklıma kötü ihtimaller gelmedi değil, hangi ülkede yaşadığımız belli sonuçta ama sevgilimin eve iki saat erken döndüğüm bir gün beni hırsız sanıp yüzüme biber gazı sıkacak kadar tedbirli olduğunu daha doğrusu olmak zorunda kaldığını bilmek, beni polisi aramaktan, arkadaşında kalmıştır diye düşünmeye yönlendirdi.

               Kahvaltı masası en büyük tartışmalarımızın anasıydı! Yapmayı sevmiyordum. Ve uzun süre sonra ilk defa ağzıma bir iki lokma attıktan sonra, kahvemi içip sigaramı tüttürmenin keyfine varıyordum. Sevgilimden mesaj gelmişti: “Gece uyumuşsundur diye aramadım, ben bugün de gelmem sanırım, haber veririm” Hemen bilgisayarın başına oturdum, işim üç saat sürdü. Bütün gün benimdi. Cevap yazdım “Kontrol kolları nerde aşkım?” Mavi tik görünmek bilmedi. İşim de bittiğine göre, çılgın bir gün beni bekliyor olabilirdi. Arkadaşlarla bira içmek, porno izlemek, barda tek başına karizmatik rolü kesmek gibi bokları bugün yemeyecektim. Ama tüm bunları da yapmayacaksam, ne bok yiyecektim?

            Eski sevgiliyi aramak! İyi fikir, heyecanlandırıcı, arzulamıyor da değilim üstelik. Peki ama hangisi? Aşık olduklarımın hepsine hala aşığım, sevgilime de aşığım. Yapmasam mı? Yapsam sonuçları ne olur, yakalanmazsam sorun olmaz. Karşı taraf, bana yeniden aşık olmazlar. Ya olurlarsa tepkin ne olur? Ben zaten aşığım. Ama sevgilin var! Onların yok mu? Ya yoksa! Sosyal medyanın iyi yönlerini alalım öyleyse. Dört farklı sekme, dört farklı kadın, hepsi güzel! Ve sevgilin! O da güzel.

            Gerçek Kesit, mağdur anlatıyor: O gün bende bir gariplik olduğunu sezmiştim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Hiç beklemediğim bir şey oldu. Vakti zamanında çok hoşlandığım bir kadın “Nasılsın Erdal?” diye mesaj gönderdi. “Aynı, serseriliğe devam J” diye cevapladım. Akşam buluşmayı teklif etti, kabul ettim. Doğal olarak o da sorgudan geçirdi, yıllardır niye aramamıştım. Çünkü bir zamanlar evli olduğu gerçeğiyle yüzleşememiştim. Sıkışmışlık içerisinde “Denk gelmedi” oldu, tek verebildiğim cevap. Sonra sevgilimi sordu, ama yoktu! Evine gittik, çocuklarını uyuttuktan sonra yanıma geldi. Şarabından bir yudum aldı, anne olmanın verdiği refleksle, ortada duran çocukların eşyalarını kaldırmaya başladı. Bu sırada gözüme kontrol kolları çarptı. Gizlice sevgilime mesaj attım: “Nerdesin sen?”. “Ne oldu kontrolünü kayıp mı ettin?” diye cevapladı. “Kollarımda sen olmayınca!” diyerek üstten bir tavır takındım. “Başkasının kolları mı yani!?” manidar bir soru oldu. “Ödünç almaktan başka çarem yok!” yürü be oğlum! “Konsolu evde bırakmışsın ama!” gel demenin dolaylı yolu, ah canım sevgilim. “Kollar olmayınca manası yoktu!” Biliyorum beni kaybetmek istemiyorsun. “Kollar var, şu an bana sarılıyorlar” Bazen kendimi kolay kaybediyorum galiba. “Ağzına sıçarım lan senin!” Kadehinden bir yudum daha alırken sordu: “Ne, ne diyorsun Erdal ya?” Panikle ayaklandım. “Çok özür dilerim, ben gitsem iyi olacak, özür dilerim!” Çıktım. Önümde iki seçenek vardı: Birincisi hemen geri dönmek, ikincisi eve dönmek. İkincisi!

            Eve girdiğimde korku, endişe, pişmanlık, hayal kırıklığı ve aynı zamanda umut dolu gözlerle etrafa baktım kapıyı açar açmaz. Beklediğim olumsuz, iğrenç, çıldırtıcı manzarayla karşılaşmadım. Kulağıma çalınan rahatsız edici bir seste yoktu. Ağır ve sessiz adımlarla yatak odasına yöneldim, boştu. Banyonun ve mutfağın ışığı yanmıyordu. Salona girdiğimdeyse asıl süprizle karşılaştım, kollar eski yerinde duruyordu, yüzümde bir mutluluk belirdi. Sevgilim acı gülümseyerek bana baktı ve dedi ki “Hala ilk gördüğün şey bu siktiğimin kolları mı?” Ne cevap vereceğimi bilemedim. Dolapta kıyafetlerinin, banyoda kremlerinin olmadığını da fark etmemiştim zaten. Sağlı sollu sağlam yumruklar alıyordum. “Küçük boy pizza söyledim, sana afiyet olsun!” dedi ve çekti gitti. Ona hala aşığım ve sarılacak kollara ihtiyacım var. Ama çocuklarla da iyi anlaşabileceğimizi düşünüyorum.  

16 Eylül 2017 Cumartesi

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (23. BÖLÜM)

BİR 'İŞ BİTİRİCİ' OLARAK, BEN!

"Beni seviyor musun?" dedim, "Hayır" dedi, "O nasıl cevap lan, ben bu ülkenin diktatörü değilim, benimle nasıl konuştuğuna, sokakta nasıl yürüdüğüne ve kullandığın tuz miktarına dikkat et!" diye atarlandım.

Atarlanmak, benim gibi ilkokulda dersten kaçıp, ateri salonuna giden çocukların yaptıkları bu eyleme verilen isimdi, ya da en azından ben öyle olduğunu tahmin ediyordum. Çünkü kelimenin kökenine inemiyordum. At yani sonuçta, atın çiftesinden mi geliyor bilmiyorum.

Meryem, komşumun kızıydı, yani kendisi doğrudan komşum değildi. Anne ve babasıyla her gün aynı eve girip, çıkmasına rağmen komşumun kızıydı. Yaklaşık 20 yıldır aynı apartmanda yaşıyorduk ve ikimizde artık 30'lu yaşların ilk yıllarındaydık ve o hala benim komşumun kızıydı. Dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır, 35'e merdiven dayamıştık demeyi tercih etmedim. Çünkü 35 öyle merdiven dayanacak bir yer değildir. Manisa'dan aşağı kendini saldın mı, varacağın cennettir 35.

Konudan saptım. Genel olarak karşımda hoşlandığım bir kadın varsa, her zaman yaptığım gibi, konudan saptım. "Meryem" dedim, aynı minibüste denk geldiğimizde, "Sana birinci isminle hitap edebilmek ne hoş!", şaşkınlıkla bana baktı. "Bak dedim, her ne kadar saygı-sevgi çerçevesi içerisinde ilerleyen bir komşuluk ilişkimiz olsa da, minibüsteki Kumburgaz'a gidecek şu taş gibi yaratıktan daha çok seni arzuluyorum" Ben aklımdan bunları geçirirken Meryem, "E sen bana zaten hep birinci ismimle hitap ettin, ben senin adını üç yıl önce öğrendim ama şimdi yine unuttum" demez mi! Der.

Hemen whatsapp'ı açtım, bir gün önce bankadan kredi çekmek için gereken belgeleri mesaj atmıştım, bankacı canti çocuğa, şoförün yanına gittim ve şoförler odasına kayıtlı olduğumu ibraz eden faaliyet belgesini gösterdim, dedim ki "Kaptan, aynı yolun yolcusuyuz" Bir umut gözlerinin içine baktım, "Yalnız birader, bu bizim hat değil" dedi. "Uzatma lan bu kızdan aldığın parayı geri vereceksin!" diye atarlandım.

Dayak yedim, yani dayak derken, bi sağ çaktı bana, gerisine lüzum kalmadı zaten ama duraktaki arkadaşlara haber verince intikamımı alacaklarına emindim. Almadı orospu çocukları. Yine de bir sorunumuz vardı, bizim hat Meryem'in indiği minibüs durağından geçmiyordu. Üç ay boyunca belediyeye yazdığım dilekçeler olumsuz cevaplandı. Fakat son 20 yıldır ilk defa bir minibüste denk gelmiştik, 8110 gündür ben bu an'ı bekliyordum, ve gerçekleşti, bu bence bir mucizeydi ve hemen yarın evlensek diktatörün üç çocuk hedefine ulaşabilirdik, pes etmeyecektim.

Minibüste öğrenebildiğim kadarıyla artık öğretmen değil, müdür yardımcısıydı, fakat hala işe giderken ya da dönerken giydiği kıyafetler onu acayip seksi kılıyordu, yüzü pek gülmediği için yatakta kırbaç kullanabileceği tedirginliği vardı üzerimde, fakat bu ihtimali gözümde çok fazla canlandırmamaya çalışıyordum. O'nun öğrenebildiği kadarıyla iki alt katta pek fazla değişen bir şey yoktu, ben yine üzerimde bir şortla kahveye, bankaya, bakkala gider gibi iş görüşmesine gitmiş, geri dönüyordum. Yıllardır ben o'nun kıyafetlerine bakıp eve geldiği an'ı, o benim kıyafetlerimden sonra çevresindeki canti çocukları düşünüyordu. Bu döngüyü kırmalıydım.

Metrobüs kimilerine göre diktatörün halka sunduğu bir nimetti. Bence de öyle ama diktatötümüz yanlış anlamazsa bir sıkıntımdan bahsetmek istiyorum. Şöyle ki eskiden hoşlandığım kadın iş yerinden 18.30'da çıkarsa, 18.22'de hareket alan minibüse, 18.36'da binmiş olur, 18.52'de de iner ve ben peşine takılırdım. Fakat narin bir ipekli olan Meryem işten çıktığı saatlerde metrobüse binerse solar, sayın diktatör, tamam nüfus çok fazla, yapabileceğinizin en iyisi bu ama şimdi ben Meryem'le 3 çocuk yapsam, her Meryem ve Erdal üç çocuk daha yapsa, geçen gün kahvede böyle söyledim diye gözaltını aldırdınız, haddimi aştığım için çok özür dilerim fakat, sikime yetmez o metrobüs. Ayrıca Meryem'in geliş saatini bir türlü hesaplayamadım bu yüzden, çünkü karışık çamaşırın yanına giremeyecek ipeklim, boş metrobüs gelene kadar binmiyor, ne ara aşık olacağız da, çocuk yapacağız sayın diktatör?

Bu mektubum diktatöre ulaştıktan sonra, Meryem'de bana ulaştı, işine son verilmiş.

13 Temmuz 2017 Perşembe

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (22. BÖLÜM)

TİNDER
                80’lerin ilk yarısında doğmanın kötü tarafları var. Bunları çocukken değil de, büyürken daha iyi anlıyorsunuz. Örneğin, anne-babanız çocukken arkadaşınızla bir şeyi paylaşmadığınızda size kızarken, büyüdüğünüz de daha paylaşımcı bir dünya için savaşmanızı da istemiyor. Çünkü benim gibi solcu ebeveynlere sahipseniz, sizin asla hak yemeyen, çalmayan, çırpmayan insanlar olmanızı istemekle birlikte; böyle bir ülkede namuslu, onurlu, temiz bir hayat sürmeye çalışmanın, hakkı yenen için de, kesilen ağaç için de, alın teri akıtanların karşısında uzatılan o haller için de mücadele etmenin yavrularını canlarından dahi ettiklerini bildikleri için korkarlar.
            Biliyorum, başlıkla pek ilgili başlayamadım ama ancak böyle başlarsam daha iyi anlaşılacağımı düşünüyorum. Hayatıma ve hayatımıza internet girdiği günden beri ve daha da genellersek teknoloji; ben hep basit olsun, zor olmasın arayışındayım. Fakat zaten zor değil aslında bunun da farkındayım. Yine de kullanırken üzerimden atamadığım bir ikirciklilik haline sahibim. Çünkü 146 ve çelik kapı yüzünden….
            Hatırladığım ilk ölüm büyük amcamın ölümüydü, çocuktum, dev gibi adam, yemek masasının üzerinde yatıyordu. Ölümün ne olduğunu çok idrak edememiştim sanırım, çok etkilenmedim. Sonra babaannem öldü, biz nene deriz, e nenemin de yaşı 80’i bulmuş, son 40 yılında da gözleri görmeden yaşamıştı, ben 15’li yaşlardaydım, o da kurtuldu demiştim. Fakat benim 15’li yaşlarımda ülkeye internet girmişti. Yani biz biraz da şehirden uzak bir ilçenin, ilçeden uzak bir noktasında yaşadığımız için, 146’dan bağlanırken coşan fatura bize bir hayli girmişti. Yine de yılmamıştık, asla yılmayacaktım! Lakin evinize bir hırsız girdikten sonra, büyük bir travma yaşıyorsunuz. Bizim de başımıza bu gelmişti ve normalde anahtar kapıda yaşadığımız mahallemizde, pencereler demir korkuluklarla kaplanmaya, eski kapılar, yerini çelik kapılara bırakmaya başlamıştı. O gece, mirc chat sayfasında kendimce av peşindeyken, çünkü çocukluk aşkım Nermin’in beni seven erkekler diye liste yaptığını görmüş ve benim zihnimin kavradığı kadarıyla 75 milyon kişilik listede sadece benimle sevgili olmadığını anladıktan sonra, ona ders vermek adına İstanbul’un en güzel kızıyla birlikte olacağıma karar vermiştim. Ki Nermin’in, şimdi evli ve çocuğu var biliyorum, güzelini bulmak zordur. Genelde konuştuklarımın bir süre sonra taşak geçmek için kadın isimleriyle chat sayfalarında takılan erkekler olduğunu anlıyordum. Yalan ya da doğru bilmiyorum ama Tuğba onlar gibi değildi, Büyükçekmece’yi avucunun içi gibi biliyor, ve o zaman ki benim de aptallığımdan kaynaklanan hıyarların, “Birlikte Tarkan konserine gider miyiz?” gibi saçma sorularını bana sormuyordu. Ben de, ona, onunla ne kadar çok sevişmek istediğimi, aslında sevmeyi çok sevsem bile, fiziki olan dürtülerimin henüz önüne geçemediğimi ve yazışırken bazen heyecanlanıp, 31 çektiğimi anlatmıyordum. Seviyeli Chat bu olsa gerek. Her neyse Tuğba’yla konuştuğumuz ikinci gece, kardeşimle aynı odada yattığımız için, ve bir abi olmanın verdiği sorumlulukla, kardeşim uyuduktan sonra Tuğba’ya görüşelim mi diye sordum, tam o sırada bir çığlık duydum ve kuzenim yoktu artık ve lanet olsun ki eskisi gibi kapı kolunu aşağı indirmek dışarı çıkmak için yeterli değildi, sinir krizi eşiğinde tek yapabileceğim şey nasıl açıldığını bilmediğim ve evimizde ilk gecesini geçiren çelik kapıyı yumruklamaktı.
            Uzattım biliyorum. Sonra işte ben 20’lerime filan geldiğimde internet daha da çok yayılmaya başladı. İlk defa facebook hesabım oldu ve ilk İngilizce bilmemenin ne kadar boktan bir şey olduğunu anladım, çünkü ilk paylaşımım “Ermeni soykırımı bir yalandır!” oldu. Bana ‘share’ butonuna basmak ‘siktir et’ demek gibi gelmişti aslında. Yani bugün çok siyaset yapıyorum ama face’inde az da olsa ekmeğini yedik. Açıkçası sevişmek için gittiğim en uzun mesafe Çanakkale, aşık olmak için gittiğim en uzun mesafe İzmir. Fakat benimle sevişmek için 1000 km gelen bir kadın facebook olmasa, olmazdı. Nihayetinde vardığımız sonuç şu oldu, sevgili olmak istedi, e bi yerde haklı, o kadar yol geldi, ben de ona: “Artık ne sen Mecnun’sun, ne de ben Leyla” dedim.

            80’lerin ilk yarısında doğmanın iyi tarafları var. Bok var! İlk gençlik yıllarınızda, ceketiniz omzunuzda kavgaya yürüyorsunuz, sonra kavga etmeseniz bile kendinizi bozmuyorsunuz, en kötü ihtimalle bi iki kelam ettiğinizden kaynaklı, en iyi ihtimalle yazdıklarınızdan kaynaklı tutuklanıyorsunuz. Tutuklanmazsanız da işsiz kalıyorsunuz. Twitter’dan, Facebook’tan uzak durayım diyorsunuz. Yahu aşık da mı olmayayım dediğinizde Tinder’a giriyorsunuz ve kimsenin sizi sevmediğini, sevemeyeceğini, aslında herkesin gerçekten sevilemeyeceğini anlıyorsunuz. Ne saçmaladım ya J Hala Tinder kullanıyorum, bi gün olacak… 

1 Haziran 2017 Perşembe

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (21.BÖLÜM)

SENİ ÇOK ÖZLÜYORUM: SİMGE (KALP İŞARETİ)
            Dün gece fazla kaçırdığım vodka gırtlağımı sikip atmıştı. Mahalleye taşındığında şen gülüşü, havalı yürüyüşüyle tüm ortalama yalnızların, yani mahalle ortalamasının yarısını oluşturan erkeklerin cemi cümlesinin hayal dünyasında kızgın demir tavından, deniz kumu inceliğine geçmesine, şairler gibi düşünüp, şiirler gibi konuşmasına sebep olduktan sonra, zengin bir piçin arabasına binen o güzel kadın gibiydi vodka. Bir an önce kahvaltı faslı bitsin, üstüne çıkayım istiyordum. “Ben bir Etiyopya alabilir miyim?” Sorgularcasına baktı bana Simge. “Ben İngilizlerin hindiye Turkey demesine bozulmuyorum, onlar da kahveye Etiyopya denmesine bozulmayacak Simge” dedim. “Onu sormuyorum!” dedi Simge. Okuduğunuz üzere, Simge henüz bir soru sormamasına rağmen, aslında bana bir soru sormuştu. O hep böyleydi zaten cevap vermememe rağmen bir cevap vermiş olurdum... Bir şey söylememesine rağmen ben anlamamış olurdum... Alemin yaptığı espriye Simge güler, benzer bir espriyi ben yaptıysam umursamaz, göt olurdum. “Dün yine çok içtin di mi!?”
           
İnsanın hayatında iyi alışkanlıkları da olmalı. Her kahvaltıdan sonra yürüyüş yapmayı alışkanlık haline getirmiştik. Mesafeler uzuyordu, üstelik yaşlanıyordum ve lanet olsun ki dün gece çok içmiştim. “Şurada biraz oturalım mı?” Simge, beni benden iyi tanıyordu. “Artık üniversitede değiliz ve yürüyüşe ara verip bira içme zamanlarımız da geçti Erdal!” Hadi oğlum yapıştır espriyi, ince gör, yumuşak karnına çalış, ezber boz, dik oyna, “Ben bu kadar disiplinli 1 Mayıs korteji görmedim Simge…” Gülücük, zekice yapılmış bir espriden sonra, hadi senin de canın çekiyor aslında bakışı. “Sabah erken kalkmayıp, doğrudan meydana geldiğin için olabilir mi canım! Ha pardon sen onu da yapmak yerine Mis Sokak’ta bira içiyordun değil mi!?”… İmalı bir sırıtış, yine de yüzü çok güzel, şimdi döndü gidiyor, siyah düz saçlarını seviyorum, kalçaları benim için her gördüğümde hiç olmadığı kadar harika! Peşinden gitmeye mecburum, çok şeyden kaçtım, çok şeyden korktum, çok şeyden vazgeçtim, deseler ki ‘İstanbul yıkılacak, sizin evi kurtarmaya bak…’ Sikiyim İstanbul’u, ben İzmir’i seviyorum zaten derdim. Deseler ki ‘Simge oraya taşınacak ama İzmir o taşındıktan sonra yıkılacak…’ Amına koduğumun çocukları siz beni neyle sınıyorsunuz, bu yaptığınız insanlığa sığar mı, hayallerimin şehrinde, hayallerimin kadınını öldürmek, altı üstü bir bira içmiş sürücüye alkolden ceza yazan kalem tutan eline yazı yazmayı öğreten öğretmene kız veren kayın pederinin götüne odun sokmak istediğim trafik polisi olacak orospu çocuğunun yaptığından ne farkı var! İsyan mı, şairin dediği gibi “Evet İsyan!” Ama şu an değil, ben Simge’nin peşinden gitmeye mecburdum!

            Bazı gerçekler vardır, bir de bazı gerçeklikler. Gerçek olan şuydu ki; Simge, adıyla zıtlık oluşturacak biçimde hayatın ilk ve ilkel tarafıyla nasıl yaşanması gerektiğine dair doğru bir yol izlemeye çalışıyordu. Fakat benim gerçekliğim farklıydı, bunları bilerek onunla paylaşmıyordum. Çünkü bana ‘Gerçek ne, gerçeklik ne?’ diye soracak olsa, açıkçası ne yanıt vereceğimi bilemiyordum. Zaten Simge’yle özel olarak filozofik, genel olarak hiçbir tartışmaya girmemeye dikkat ediyordum. Bir pehlivanın bile yenildiği güreşe en nihayetinde bir doyma eşiği vardır, ben artık bükemediğim bileği öpme faslından da geçmiş yalama faslına doğru ilerliyordum. “O yokuşu çıkarsam kitabımı siksinler!” Simge’nin yüzünde ne zaman bu alaycı gülümsemeyi görsem, freni boşalmış bir kamyon bana çarpacak gibi hissediyorum, “Formdan düştün demek görüşmeyeli, kitap sikme işini başkalarına pasladığına göre!” ve yanılmıyorum. Birlikte oturduğumuz apartmana her girdiğimiz an, merdivenleri peşi sıra izleyen bir insan olarak, bu lanet yokuşta da Simge’yi takip ediyorum. Aşk Zamanı filminin o mükemmel sahnesi çekilirken, set ekibinin hissettiklerini, ah nasıl anlatsam, Uzak Doğu sineması nasıl bu kadar gelişti sanıyorsunuz? Bakış açısı çok önemli, bir merdivenden çıkan kadını nasıl gördüğünüz, Uzak Doğu sinemasının simgesidir benim için o sahne. Yokuş bittiğinde inanın ki, yorgunluktan değil, aşktan ölüyordum.
           
“Eveeeettt” dedi Simge. İkinci sesliyi uzattığı zamanlar, benim için tereddütlü, tedirgin, gergin ve korkak bir duygu durumunun oluşacağı alarmının beynimde çakması demektir. “Ayrılık vakti geldi…” Tüm o şımarık, çocuksu halleriniz vardır ya, bir anda yıkılmasına rağmen, çaktırmamaya çalışırsınız, hafif tebessüm etmek bile zordur, kaslarınız kasılmamakta ısrar eder, kasım kasım kasılan ruhunuz, “Ya sikerim böyle işi, gitme ulan! Gitme işte! Gitme…” diye haykırırken, gerçeklik ne olduğunu bilmesiniz de kendisini dayatır. “Son kez birer bira içelim” dersiniz, sesiniz istem dışı incelmiş ve çaresizleşmiştir. “Olur” dedi, olur dedi lan, olur dedi, olur mu olur, olur lan bu iş, bi olurunu buluruz, olur tabi çünkü gerçekten istiyorum. Ve ben de sorgularcasına baktım. 33’lük Mariachi ne kızım, sen ki Kırmızı Tuborg içer, önden beni sarhoş eder sonra koynuma girerdin! Ben vodkamla eriğimi çalıştırmalarını istedim. İlk yudumumu aldıktan sonra “Hayırdır ya, sen böyle yeni üniversiteli, çıt kırıldım kız birası içmezdin?” dedim. Bir küçük güldü, hani o belgesellerde Afrika kurağında suyu bulup kendini içine bırakan canlıların mutluluğu var ya, onu beşle çarp, benim o küçük gülüşten ne kadar mutlu olduğumu anla… “Erdal” dedi, “Bir daha bana öyle şeyler yazma olur mu?” Tabii biz, o suyun derinlerindeki timsahları göremediğimiz için bunlar geliyor hep başımıza. Evlenmiş, simgesini parmağında taşımaz ruhlum, özgürmüş kocası telefonunu karıştırırken! Yahu bunlar hep mecburiyet. Kocan olacak zırtapoz, sen masadan kalktıktan sonra instagramdan baktım, poz da poz. Yazdığım mesaj da ne var sanki? Seni Çok Özlüyorum (Kalp Simgesi)

2 Nisan 2017 Pazar

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (20.BÖLÜM)

ALAKASIZ ZAMANLAR, KADINLAR ve YALNIZLAR (PART - 1)

Ayrılıktan Üç Saat Öncesi:
Yanına gidiyordum, mantığımı dinlemeden, fiziken gidiyordum. Çünkü aklımdan geçen "seni duymuyorum ki" diyerek, İstanbul'dan yola çıkıp Trabzon'a kadar koşmak, oralı olduğum için akrabalarımı arayacağı ihtimalinden kaynaklı, soluklandıktan sonra, Gürcü kapısına varıp, kimlikle geçebildiğimiz için Batum'a varmaktı. Lakin kimliğimi evde, hem de onun evinde unutmuştum. Bencilliğim kendi evimdeydi hala, yalnızlığım bakkaldaki bakiyede, ödenmemiş bir borç gibi beni bekliyordu. Ayrılmak istemiyordum amk! Aklımdan saçma sapan düşünceler geçiyordu. Yanına gidiyordum, ayaklarım baş olmuş, beni izleyiciyi merakta bırakmak isteyen Türk senaristleri gibi kötü sona sürüklüyordu. Oysa ki dizi yayından kaldırılacak gibiydi...

Ayrılıktan Üç Saat Öncesi (2):
Eskimiş kanepemin, süngerleri çökmüş tarafına doğru zıplayarak yatma alışkanlığımdan vazgeçmediğim için, sağ omzumun sızısı dinmiyordu. Bu yüzden birayı iki elimle kavradıktan sonra yavaşça ağzıma götürüyordum. Ağrının etkisinden olacak, Asiye'nin gece yarısı gönderdiği mesajları tekrardan okumak için telefonu elime aldım. Türkçe edebiyat kitaplarına "Asiye Destanı" konu başlığıyla girmesi gereken satırları okumak, omzumun acısını arttırdığı için vazgeçtim. Onun yerine, her cumartesi öğleninde yaptığım gibi, doğruca buzdolabına yöneldim, bira ve kaşar peyniri.

Yarım Saat Önce:
Aynının tekrarı Arabesk olarak tanımlanır. Öyle olmasını istediğimden ya da öyle olsa rahatsız olacağımdan kaynaklı değil fakat tekrar tekrar aynı durumu yaşamak sıkıntı verdiğinden ve ironi yapmayı sevdiğimden ben kendi halimize AraBest diyordum. Çünkü evdeysem ve izinliysem, yapmaktan keyif aldığım şeyleri yapmaktan alıkonulmaktan hoşlanmıyordum. Fakat her seferinde ben ilk düdükten 30 dakika önce yeşil bir salata hazırlamaya başladığımda yanıma geliyor ve o an kafamın hiç meşgul olmak istemeyeceği bir hikayeden bana bahsediyordu: Ablasının kocasıyla olan ilişkisinden yeğenlerinin nasıl etkileneceği önemli bir konuydu, duyarsız gibi görünmek istemem ama ben ısınma hareketleri yaptığım için çıktığım müsabakadan önce kafamın dağılmasını, motivasyonumu kaybetmeyi istemiyordum sadece. Ama her seferinde aynı şeyi yapıyordu. Yanıma geliyor ve iş yerinden bilmem kimi arasam mı diye, sence bunu giysem çok mu abartı olur diye, bunu giysem çok mu sönük kalırım diye, iş yerinden bilmem kim aradı diye, o an hiç dinlemek istemeyeceğim konulardan bana bahsediyordu. Yarım saat sonra Trabzonspor maçı başlıyor ve ben tüm söylediklerinden uzaklaşıyordum, kendisi de bunu biliyordu. Yine de maç bittiğinde kaybettiysek mutsuz gibi görünmeye çalıyor, kazandıysak gerçekten mutlu oluyordu. Artık kendimi vererek kendisini dinleyeceğimi biliyordu. Bir de şu var, zaten çok seviyordum ama kazandıktan sonra daha da çok seviyordum. 

Yarım Saat Önce (2):
Kaşar peyniri, o kadar sertleşmiş, o kadar bayatlamıştı ki, kelimenin yan manasıyla, gerçek bir kaşar olmuştu. Ağzımın içindeki son dilimi de zorla çiğneyip, yuttuktan sonra, on dört senedir yaptığım gibi koşarak berbere gittim. Neden koşarak? Çünkü berber Saim ile aramızdaki ilişkinin monotonlaştığını düşünerek, yeni heyecanlar aramaya başladık. Kafamdaki hepi topu iki saç teliyle beraber, evden berbere gitme sürem, yıllar içinde geliştirdiğimiz rekor, toplam üç dakika kırk iki saniye. Kafamdaki terleri silerken, anladım ki yeni rekor için bir süre daha beklemeliydik. Masadaki spor gazetesini sinirle elime alıp, çabuk ol, dedim. Yengen bekliyor.

Ayrılıktan Yedi YA DA Sekiz Ay Sonrası:
Moda Sahil'inde yeni sevgilimle birlikteydik. Ben bir ağaca yaslanmış, bacaklarımı iki yana açmış, sevgilim bağdaş kurmuş sırtını bana yaslamış bir halde oturuyor, şarap ve sigara içiyorduk. "Leş gibi sigara kokuyorsun!" derdi bana eski sevgilim. İlişkimiz başladıktan sonra evine gidince sigara içmeyi bırakmış, yanımda yedek t-shirt taşımaya başlamıştım, kokudan rahatsız olmasın diye. Oysa ki yeni sevgilim bana hiç böyle şeyler söylemiyordu, hala sigara içmeme rağmen... Ki o da içiyordu, fakat ben onu her öptüğümden leş gibi sigara kokusundan ziyade, türlü güzel çiçeklerin içinde eritildiği eşi benzeri bulunmaz bir parfüm kokusu alıyordum. Bence eski sevgilim muhafazakardı, o yüzden bu kadar nefret doluydu, yeni sevgilim sigarasından bir duman alıp, öpüşürken ciğerlerimi onunla doldurduğu an bizi gördüğünde.

Ayrıldıktan Yedi YA DA Sekiz Ay Sonrası (2):
Moda Sahil'indeyim. Ektirdiğim saçların özgürce dans etmesi için Halk Partili belediyelerin bahçelerinde geziyorum. İşin gerçeği, aylardır Asiye'nin peşindeyim. Daha doğrusu, Asiyye'nin peşindeyim. Meğer benden ayrılabilirse, ismine bir "y" harfi daha ekleyecekmiş. Tabii, ben bunları yüz kırk karakterlik yazılarda okudum. Okumadığım destansı mektuplardan sonra açıklayıcı olur diye incelikli düşünmüş eski sevgilim.    

45 Dakika Sonra:
"İhtimallerden hoşlanmam ama bu tesadüf benim düşündüğüm ihtimale yol açacaksa neden olmasın!" Ne düşündüğümü merak etti. Tesadüfen denk gelmiş, ortak bir arkadaşın masasında oturmuş iki insandan ibarettik. Arkadaş lavaboya gittiğinden sadece bunu söyleyebilmiştim. Sorusuna bir cevap vermem gerekiyordu. "Yani bir gün güzel bir yemek yersin de, Ortakla'da çöp şiş gibi, bir daha başka yerde canın çekmez ya, seni gördüğüm ilk andan beri, bu güzelliğe ortak olacak karşıma çıkarsa şişlerim!" diye içimden geçiyor. "Aslında böyle erkek egemen söylemlerden hoşlanmam..." derken lafımı kesti ve beni öptü.

45 Dakika Sonra (2):
"Ayrıca doğum günümde Kadir'le yattım" dedi. Kadir, alt komşum, sadece tavşan gibi seviştiğini biliyorum. Meğer, Asiyye daha fazlasını da öğrenmiş. "Ayrıca" diye neden belirttin, Kadir'in, beni aldattığın diğer adamlardan farkı ne? Çorap söküğü gibi erimekteydim taburenin ayaklarına doğru. Kadir, Nazmi, Turgut... Sence neden, diyerek ellerini bir ölçüyü göstermek için havaya kaldırdı. Tamam, tamam dedim, ölçüyü kaçırmak istediğimi anlasın diye. Kadir'in ki uzun yani, bütün mesele bu mu?

Ayrılık İçin Buluştuktan 3 Dakika Sonra:
Menüye kısa bir an, sonra bana uzun uzun baktı. Gözlerini gözlerimden ayırmadı, gözlerimin derinlerine baktı. Yıllardır kızım diye sevdiği arabasına son kez bakan bir insan gibi baktı. "Ne istiyorsun?" diye sordu. "Sigara!" dedim. 

Ayrılık İçin Buluştuktan 3 Dakika Sonra (2):
"Bende bir değişiklik var, fark etmedin mi?" diye sorduğum renkli soruya, hayır diyerek ters cevap vermesinden anlamıştım, o gün farklı olduğunu. "aşkım sen kelsin, ne fark olabilir allah aşkına" diyerek onun taklidini yaptığım sahne şovu da durumu kurtarmayınca, araya girmek zorunda kaldım, aşkım senin neyin var?

    


25 Mart 2017 Cumartesi

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (19.BÖLÜM)

ISSIZ KADIN
Cesaret, aptalların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir, ama o da en nihayetinde diğer şeyler gibi bir şeydir. Açıkçası her bahar geldiğinde işi bırakmak istemem, baharı sevmediğimden değil, çok severim. İşi sevdiğimden de değil, nefret ederim. Fakat bu bahar aptal bir cesaret geldi ve işi bıraktım. Neden mi yaptım, filmin fragmanını çok sevdim, tamamını görmek istedim. Filmin adı: Güzeller Güzeli Ezgi... Ben yaz çocuğuyumdur, Güneşi gördüm mü aklıma, montumu çıkarmak gelir; mevsim Şubat olsa bile! Artık kimse gölgede tutamaz beni. Oturduğum yerde kaykılmaya başlarım. Masadaki sohbetten uzaklaşırım. Güneş beni alır ısıtır, ben güneşi alır ısınırım. Yine öyle olmuştu. Kahvecinin kahvesini, müşterilerinin de kendisini sevmediğim için, zaten konuşulacak ne varsa umurumda olmayacaktı ve aylardan Mart, tepede güneş vardı. İki masanın arasındaki mesafeyi, hiç kahve içmeden, yaklaşık bir saatte almıştım. Muhabbetin ne olduğundan gram haberim yoktu ama masaya gölge düştüğüne göre, güneş hareket halindeydi ve açıkçası montunu sandalyeye astıktan sonra kazağımı da çıkarmak aptalca bir hareketti. En son olarak gerisin geri güneşi yakalamak için oturduğum yerde, ayaklarımı ileri, sandalyemi geri iteklemeye çalıştığım esnada bir şeye çarptığımı fark ettim. Masada bir şeydi. Ama masanın başındaki bir şeyden çok daha fazlasıydı. Üstelik bu anı bekliyormuş ve gerilmemişti. Güldü. "Özür dilerim!" Özür mü dilersin, ben buradayken kendim dahil kimseden özür dileyemezsin, özür dilenecek biri varsa o da sensin, pamuktan bir sandalyede oturtulmadığın, sadece sana özel üretilen kahveden içmediğin, güneş bile seni aydınlatmaya çalışırken, "Ben masayı şimdi fark ettim, asıl ben özür dilerim" dedi aptal, "Ben siz dururken önce masayı fark ettiğim için daha da büyük özür dilerim" diye tamamladı cesur. Gülümsedi. İçim ısındı. Güneşe göz kırptım. "Bu filmi bir daha görebilecek miyim?" Anlamadı, önce güneşe baktı, sonra bana. "Hangi filmi?" Soruma soruyla karşılık verilmesinden hoşlanmam; soruma soruyla karşılık veren güzel kadınlardan hoşlanırım. "Şu fragmanında bana gülümsediğin"

Cesaret, aptalların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir, ama o da en nihayetinde diğer şeyler gibi gelip geçici bir şeydir. Hava kapalıydı. Mekan Kadıköy. Tüm kadınların güzel ve alımlı, tüm erkeklerin yalnız ve gururlu, benim taşındıktan sonra çok sevdiğim, taşındık sonra çok özlediğim Kadıköy. Çalışmıyorsam her buluşmadan on beş dakika önce, eğer güzel bir kadınla buluşacaksam iki saat önce gideceğim yerde olmak adetimdir. Önceki akşamüstü numarasını aldıktan sonra çok heyecan yapıp bir hayli alkol alıp mesaj gönderme yürekliliğini göstermiştim. Sadece bir randevu için parmaklı demir kapısının önünden geçerken her seferinde ne güzel yer lan diye baktığı siteye, bir gün yine aynı kapının önünden bakarken, arkasından gelen korna sesiyle irkilen, sonra mevsim yaz olduğu için siyah camları açık arabayı kullanan kumral güzeli görüp, kalbi aşkla çarpan ve ne bahaneyle olursa olsun oraya girme kararlılığıyla hareket edip, pizza kuryesinin cebine 50 lira sıkıştırdıktan sonra güvenlik engelini aşıp, araba markası ezberleyemediği için renginden arabayı tanıdıktan sonra, kızın kapısını çalıp, o çok beklediği pizzayı yirmi dokuzuncu dakikanın son saniyesinde değil üçüncü dakika da getirmiş olmanın gururuyla, "Yarın buluşalım mı?" yazmıştım. İki saat daha vardı ve gün içerisinde hiç mesajlaşmamıştık. Bir saat elli dokuz dakika varken de durum değişmemişti. Bir saat elli sekiz dakika, bir saat kırk iki dakika, bir saat otuz üç dakika, bir saat yirmi beş dakika, bir saat on yedi dakika, bir saat on altı dakika, bir saat, elli dört dakika, kırk dakika varken de. Otuz altı dakika varken durum değişti. Saat gelip geçici bir şeydir. "Biraz gecikeceğim, özür dilerim" Günün ilk mesajı. Çok fazla gecikme yani bir otuz üç yıl daha bekleyebilirim, senin gibi bir güzel için ama o kadar yaşar mıyım bilmiyorum. Geldi. "Çok beklettim mi?" Güldü, çünkü "Otuz üç yıl kadar" dedim. Heyecanımı bastırmak için tüm seçenekleri sıraladım "Çay, kahve, bira, rakı?" Son ikisi beni çok rahatlatacaktı ama o kahveyi seçti. Yudumlarken lafa girdi. Ben giremedim. Çevirirken lafa girdi. Ben giremedim. Fal bakarken lafa girdi, bu sefer falcı kadın, ben yine giremedim. Ama hesabı öderim, yalnız ve gururluyumdur. "Ne yapsak?" Ne mi yapsak, yani şarkı, şiir, öykü, film ben bunların hepsini yaparım. Dinlersin, söylersin, okursun, izlersin, seversin sevmezsin orasını bilemem ama bana ilham verirsin. "Bira mı içsek?" Hava zaten kapalı, terbiyesiz bir de karardı, üşümeye başladı, ağaçlara kıyamadım, benzinliği patlattım, "Ezgi" dedim. Sanki bu anı bekliyormuş gibi gülümsedi. "Ben bi bira daha içsem olur mu?" 


Cesaret, aptalların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir, ama o da en nihayetinde diğer şeyler gibi kaybedilecek bir şeydir. Bir sonraki başvurum geri çevrildi, iki sonraki de, üçüncüde ön elemeyi geçebilmek için film izlemeyi teklif ettim. Fakat sabah uyandığımda yazdığım dizinin senaryo toplantısıyla, izleyeceğimiz filmin seansının aynı saate denk geldiğini bilsem, belki son üç gecedir yaptığım gibi en azından son gece o kadar çok içmezdim. Dedim ki kendi kendime, oğlum diziyi başkalarına yapıyorsun zaten, filmi kendine yap. Birlikte filmi izledik. "Hangi film?" diye sorduğunda "Benim elini tutsam diyeceğim ama tutamayacağım filmi" diye cevapladığım filmi. Filmde bu tarz bir sahnenin olmasının benim kurgumla bir alakası yoktur. Beni az çok tanıdığı için çıkışta bira içmemiz de bir sakınca görmedi. Bira içtikten sonra eve davet ettiğindeyse ben bir sakınca görmedim. Aynı yatakta uyumak? Benim için mümkün değildi, uyuyamazdım, müzede sergilense milyonlarca turistin görmek için geleceği bir şaheser yanı başımdayken uyuyamazdım! "Sarılsam sorun olur mu?" Sana sarılmam sorun olacaksa kollarımı kesebilirim, yanında yatıyorum ya bu kadarına da razıyım. "Olmaz" dedi. Kollarımı kesmekten vazgeçtim, Sarıldım. Bebeğine sarılan bir annenin sevgisi ve ürkekliğiyle sarıldım; kardeşinin sırtı açılmasın diye çırpınan bir abla/abi tedirginliğiyle sarıldım; çok istediği ayakkabıya sahip olunca onunla yatan bir çocuk masumiyetiyle sarıldım... Uyurken çok döndüğü için her sarılmamıza bir anlam yükledim. O da, döndükçe sırtım açıkta kalmasın diye yorganı düzeltti. Sabah uyandığımızda öptü beni. Zorla öptüğüm elleri unutup bir kıyaslama yaptığımda hiçbir seferinde uzanıp kendi yanaklarından öper şairlerin tedirginliğini anlamamıştım. Şimdi uzanıp onun yanaklarını öpme tedirginliğindeyim. Bırakmak istemedim, işe gitmesi lazımdı, ha keza kıyaslayınca biraz geç olmakla birlikte benim de. Birlikte evden çıktık. Birlikte olmadığımız zamanlarda işteydim. İş kaybedilebilecek bir şeydir. O gün mesai gece yarısı bitti. Aradım, tüm gün boyunca yanımda olsun istediğimi, böyle olamayınca telefonla aradım. Konuştuk. "Sen çok tatlısın, denemek istedim ama olmadı" dedi. "Deneme sürecinden sonra yine işi kaybettik yani desene" dedim. Güldü!     

9 Ocak 2017 Pazartesi

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (18. BÖLÜM)

FİLMOGRAFİ

Bir masada denk gelmiş içen iki insandan ibarettik. O görüntüleme uzmanıydı, ben nelerin görüntülenmesi üzerine kafa yoruyordum. O adı Ayşegül, sağlık sektöründeydi, ben dizi-film. Ayşegül insanların hastalığının ne olduğunu ortaya çıkartacak veriler sunuyordu, ben insanların neden hasta olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ben masanın bir köşesinde içiyordum, Ayşegül masadaki insanlarla birlikte içiyordu. Hastalıklı bir durumdu benim ki si, o ise filmin en güzel karesiydi, akciğerimin duman tutmamış tek bir bölgesi gibiydi, çekeceğim filmin izleyiciye geçmesini istediğim en sıcak duygusu gibi...

Bir masada denk gelmiş içen birkaç canavar ve iki insandan ibarettik. O tüm masanın beklediği pasta, ben herkesin burun kıvırdığı ucuz biber turşusuydum. Aynı masada olmaması gereken iki ayrı biçimdik. O muhtemelen eve gidip duşunu alacak, ben masadan en son kalkıp, leş gibi alkol kokarak işe gidecektim. Onun gözlerine insanlar ne söyleyecek umuduyla bakacak, bana yine hiç değişmeyeceksin demiş kadar olacaklardı. Tabi ki daha çok ve daha hızlı içmeye başlamıştım. Kendimden sıkıldım yine, bilsem ki şu an bana gidelim dese, iki de bira alır mıyız, diye sormayacağımı belki böyle bunalmazdım.

Bir güzel ve bir derdi güzel, bir masada denk gelmiş. "Sen neden hiç konuşmuyorsun" diye sordu Ayşegül, önce servisimi değiştiren garsona baktım, güldü Ayşegül, "Sen ne ara beni fark ettin?" diye sordum, yine güldü Ayşegül. "Birlikte içiyoruz işte" dedi. Gayr-i ihtiyari garsona baktım, "Tazeliyim mi abi?" dedi. Masadaki herkes bana baktı, ben bir Ayşegül'e, bir garsona baktım, garsonun elindeki şişeyi kaptım, havaya kaldırdım, "Sana ve tüm güzel yalnızlıklara" dedim Ayşegül'e, Ayşegül ve masadaki herkes bana baktı, rakı şişesinin tepesi bilyeli olduğu için içemedim ve rezil rüsva, aynı zamanda göt oldum.

Bir güzelin masasını viran eyledim. Ayağa kalktım, bana nereye gittiğimi sordu. Bara dedim. Tüm yalnız erkeklerin ait olduğu yere, "Sikecekleri bir am bulamadıkları için barmenin kafasını siktikleri yere" diye eklemedim, yürüdüm ve kendime bir bira söyledim. Masada beni tanıyanlar, Ayşegül'ü tanıyanlar, bir de ortak tanıdıklarımız vardır. İlkokul matematiğim, kesişen kümenin beni siklemeyeceğini, diğerlerinin hiç siklemeyeceğini söylüyordur ve öyle de oldu. Gece biterken ne de olsa bir tanesi yanıma gelecek ve bana evinde kalabileceğimi söyleyecekti. Lakin geçmiş deneyimlerinden tecrübeli olduğum için bu sefer hoşlandığım kadınla birlikte olacak kişinin evinde kalmamaya dikkat edecektim.

Çok masalar devirdim, bir başıma. Ayşegül yanıma geldi ve neden böyle yaptığımı sordu. Bir masada denk gelmiş iki insandan ibaret olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Ben filmlere öyle bakmam dedi, üstün körü olmaz o iş, en küçük bir noktayı umursamazsan, ucunda ölüm olabilir. Haklıydı, "Haklısın" dedim. Lakin ben dolaylı yoldan intihar etmeyi denediğimi düşünecek kadar, alkolizme bahane üreten ve görüntülenemeyecek duygularla yoğrulmuş bir sinematografım. Dedi ki, duyguların görüntülenmeye değil, hissedilmeye, anlaşılmaya ihtiyacı....!!!!

Öpmeye kalktım, geriye doğru yarım adım atınca tabureden yere kapaklandım. Ertesi sabah gözlerimi açtığımda giydiği bornozun kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Bir masada denk gelmiş içki içen iki insandan ibarettik.  

29 Aralık 2016 Perşembe

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (17. BÖLÜM)

ÜÇ DAKİKANIN ŞİİRİ

Sırtı dönüktü bana, merdivenlerden iniyordum;
Kahkahasından hoşlandım,
Tek bacağını gördüm, diğer bacağının üstünde,
Duruşundan hoşlandım.

İşim biraz uzundu, kısa kesemiyordum;
Heyecanımdan hoşlandım,
Başımı çevirdim, dosdoğru baktım,
Cesaretimden hoşlandım.

Elini yanağına koydu, düşündü bir an,
Fikirlerinden hoşlandım,
Saçı yüzüne düşünce geriye attı,
Kadınlığından hoşlandım.

Yüzü bana dönük, beni görebilir diyen,
Mahcubiyetimden hoşlandım,
Kaçamakta olsa bakmaya çalışan,
Gözlerimden hoşlandım.

Üstten iki düğmesi açıktı gömleğinin,
Tarzından hoşlandım,
Beni fark edince toparlandı, daha dik durdu,
Memelerinden hoşlandım.

Başımı önüme eğdim,
Utancımdan hoşlandım,
Yüzümdeki gülümseme beni ele verdi,
Hınzırlığımdan hoşlandım.

Umursamaz göründü beni,
..............

Umursamaz göründü beni,
Tüm kitapların yazarı bendim!
.............

Umursamaz göründü beni,
Tüm kitapları yakabilirim!
.............

Umursamaz göründü beni,
Şair olma fırsatı verdi!
............

Umursamaz göründü beni,
Hayal kırıklığından hoşlandım,
Aptal bakışlarımı görünce güldü,
Hayallerinden hoşlandım.

Güldüğümü görünce gülmedi,
Yenilgimden hoşlandım,
Elimi prize sokar gibi yaptım, yanıma koştu,
Elektriğimden hoşlandım,

Yalan olduğunu anlayınca tokadı yedim,
Faturasından hoşlandım,
Gitti yerine oturdu, üste attığı bacağını değiştirdi,
Vakurluğundan hoşlandım.

Yine ayakları yere basmayan,
Avareliğimden hoşlandım,
Lakin bir yol vardı yürümem gereken,
Zorunluluklarımdan hoşlandım.

Yanından geçerken boş duvara bakan,
Asabiyetinden hoşlandım,
Gittiğimi düşününce emin olmak isteyen,
Gözlerinden hoşlandım.

Bana bakıyordu, merdivenlerde duruyordum;
...........

Bana bakıyordu, merdivenlerde duruyordum;
Aymazlığımdan hoşlandım...
..........

Bana bakıyordu, merdivenlerde duruyordum;
Şu an yanına gidebilirim...
..........

Bana bakıyordu, merdivenlerde duruyordum;
Üstelik iki mükemmel bacağı vardı...
.........

Bana bakıyordu, merdivenlerde duruyordum;
Hadsizliğimden hoşlandım,
Patron yanımdan geçerken yol verdim, selam vermedi,
Karısından hoşlandım!

13 Aralık 2016 Salı

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (16. BÖLÜM)

YILBAŞI PARTİSİ
Arkadaşlarla her yıl yaptığımızdan farklı bir şey yapmak istiyorduk, yani çok gülelim çok eğlenelim, sonra bazı noktaları unutalım ki utanç duyduğumuzu karşılıklı olarak anlayalım gibi çılgın fikirlerimiz vardı.

Kadıköy yılbaşı kutlanacak yer değildi, orada daha çok arkadaşlarla rakı içer birbirimize kızardık; Taksim barzo doluydu... Bütçelerimiz de şehir dışı bir otele yetmiyordu ki zaten otele vereceğimiz paraya daha çok rakı-şarap-bira-votka-kolonya ya da ispirto alabilirdik... Çılgın partimizi evde yapmaya ve Allah ne verdiyse içmeye karar verdik.

Fakat, yemek ve meze problem olmamakla birlikte, işte anlarsınız ya, olur bazen, hepimizin iki nefes çekmişliği vardır, ondan da mı olsa diye bir iki konuşuldu. 32 yaşında olmama rağmen hala bakkala gönderilen velet muamelesi yaptığı için bana arkadaşlarım, onu da buldum...

Mekan da bizim yazlık oldu tabi ki... Ortamda asılacak kız bile yok biri evli çocuklu, öbürü sadece evli, bir diğer çiftimiz sevgili, benim gibi bir yalnız da var ki, birlikte olsak mutlu olacağımı sanmadığım bir erkek... Ve çılgın bir parti! İçimde neden annemle evde oturmayı seçmedim diye bir soru ve peşi sıra gelen en azından herkes yarın sabah gittiğinde kalan içkiler bana üç gün yeter en az diye kendimi rahatlatma isteği...

"The Man From Earth" filmini bu geceden sonra yazdım. Yanımda bir Sanat Tarihçisi, bir Hemşire, bir Psikolog, bir Akademisyen, bir Öğretmen, bir DalYarak, bir GötVeren, bir de bunların hepsine dersine veren ben vardım: Hz. İsa!

Kar yüzünden 2 saatlik yolu 8 saatte gelmiştim ve kar yüzünden 3 gün daha yazlıktan ayrılamayacaktım. Neyse ki yanımda "Ekmek kalmamış!", "Cigara var mı daha?", "Hadi içelim ya!", "Ya size de rahatsızlık verdik!" diyen düşünceli arkadaşlarım vardı...

Ve nihayet kaçınılmaz sonla karşılaşmıştık, ekmeğimiz-suyumuz-cigaramız ve alkolümüz 16 saat içerisinde tükendi. Malumunuz ben de bakkala giden velet olmaktan köye kadar yürüyüp ekmek-su-82paketsigara-rakı-şarap-bira ve hatta köyde bi yokla dediler de ağızlarının ortasına vurasım geldi!!!

Gittim, ertesi gün insanlar "Ya dün gece abartmışım/abarttık" filan derken biz çılgınların çılgın partisi devam etsin diye 8 km.... Yürüdüm ve burnumdan akan sümük bıyığımın üzerinde donduğu an bakkal kapısından içeri girdim. "Süt,Yumurta,Bal" (Reçel de olabilir) üçlemesinin hangi duygu durumunda yazıldığını o an anladım.

Duygusu şuydu, köyden gitmek kendini kurtarmak istiyordu. "Ne kadar çok ortak noktamız var" dedim. Anlamadı! Güldü sadece. Beni köyün bakkalına alışveriş yapmaya gelen zengin züppeleriyle karıştırdığını düşündüm. "Kar,kış,kyamet..." diye lafa girdim, toparlamak adına, ne diyeceğimi merak ederek baktı bana, ne diyeceğimi bilmiyordum, "Arkadaşlarla kardan adam yaptık, çok güzel oldu" diye bağlamaya çalıştım, yemedi. Koşarak ekmek dolabına gittim 10-12 tane ekmeği kucaklayıp önüne bıraktım. "Kalabalıksınız galiba!" dedi (imalı). "Yalnızım aslında" dedim. "Arkadaşlar dediniz ya, ben yanlış anladım galiba!" dedi (imalı). "Ya sikicem ne kadar malım" diye içimden geçirdim, "Arkadaşlar bugün var yarın yok, yol kapalı, açılır açılmaz giderler, ben yalnızım aslında!" dedim. "12 lira verseniz yeter" dedi...

Eve geldim, ekmek parçalarını çiğneyebilecekleri kadarına bölüp arkadaşlarımın karnını doyurdum, sonra "Aaaa ben sigara almayı unutmuşum" deyip yola koyulacaktım ki git gel 16 km. olunca akşam olduğunu fark ettim. Şöminenin başında en güzel aşk sahnelerini konuştuk filan....

Sabah koşarak köye gittim, köpekler kovaladı, biraz erken yola çıkmışım galiba ortalıkta insan yoktu, hayatımda ilk defa camiye girdim, sabah namazı okunuyordu. İmam karşısında kendisine gülümseyerek selam veren birisini görünce çok şaşırdı. Köpekler uyurken yine sesimi duyunca havlamaya başladı diye düşünmüş olacak ki, bana yormadı. Asıl benim peşime düştüklerini çaktırmamak için "Aleyküm Selam" dedim. "Karıdan mı kaçtın sen de?" diye sormaz mı..... Secdeye vardığı an kaçtım. Sonra faşişt köpekler kapıda pusu kurmuş beni bekliyormuş, bir de onlardan kaçtım.

Köy kahvesinin önüne kadar koştum, bahçe kapısını açmamla kapatmam bir oldu. Faşizme diz çöktürdüm, beni tatlılıklarıyla kandıracaklarını sanarak kuyruk sallamaya başladılar. Terliydim, kirliydim, üşümeye başladım. Kahvenin kapısı birden açıldı. İçeri girdim, dayı bana sımsıcacık bir çay verdi. Ama o'na beni siker diye korktuğumdan "Sımsıcacık" demedim. "Allah razı olsun dayı" dedim. "Ben anlamam o işlerden, hoca gelir birazdan, o'na söylersin" dedi dayı sabah ki evlilik programının tekrarını izlerken. Aldı beni bir telaş! Tekrar kendime kırmızı kart gösterip kahveden dışarı attım. Nazi subayları kol geziyordu. Bir de ne göreyim, ben nasıl evde arkadaşlarımı besliyorum, Duygu da işbirlikçi olmuş köpekleri besliyordu!

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü! Duygu beni fark etti ve güldü. "Niye güldün?" diye sordum. "Beni mi bekliyorsun?" diye cevapladı. "Evet" dedim. "Tamam gel açıyorum dükkanı"....

"Issız Adam" projesinin ilk kıvılcımları burada çakmaya başladı. İmam'ın kızı olduğunu öğrenince yani. Artık benim için Yılbaşı günahtı... 8 km. geri koştum ve arkadaşlarımı evden kovdum. İkindiye mütekip öğrendim ki Duygu sevdiği çocukla kaçmış, yoksa köy yerinde kim ne alacak o vakitte! Kahveci dayının yanına gittim, bana evlilik programındaki bir kızı gösterdi, aklımdan geçen gayr-i ihtiyari dilimden döküldü: "Yalnızım aslında".

9 Mayıs 2016 Pazartesi

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (15.BÖLÜM)

BİR DÜĞÜN KASABI 

   Türk kadınının bir anne, bir abla, bir hala ve bir bacı, bir evlenilecek kadın, çok namuslu bir kız ve eline erkek eli değmemiş, orası burası gün yüzü görmemiş falan filan diye tabirleri var ya abazan ve sapık bilim ERKEKlerinin yazdıkları, bunlara katılmıyorum lakin, o ne haller, o ne pozlar, o hangi gizli seks partisinden dışa vuran kalçalar, bunu anlamıyorum.

    Ulan altı üstü iki tane insan evlenecek, oturduğum yerden fotoğraf çekmek istiyorum, bir gelinin kafasını, bir damadın kafasını bir kalça kapatıyor. Önce hala kalçası kapatıyor, geniş ve engebeli, sağ lob ve sol lob arasında rakım farkı var. Sonra gelinin en yakın arkadaşı, muhtemelen dul, dışa doğru çıkık, devamında damadın tövbe est... hayvan oğlu hayvanın teki yani, git başka yerde domal lan!

     Düğünde eğlenmek benim için zulümdür. Zaten genel olarak eğlenmek zulümdür. Ben içmeden oynayamam ki, e içerken de oynayamam. Oturduğum yerden fotoğraf çekerim, damada ağzımı oynatarak sesimi çıkarmadan "geri zekalı" derim. Gelinin yanına gidip "bu gecede ınınınınını" diye pis espri yaparım ben bunlarla eğlenirim. Bu ikisi ölse mezarlarının başına masa kur, bana içki ver, yine bunları yapıp eğlenirim.

    Ama bu dünyada iddia ediyorum, tek bir şeyi yapamam, damadın halasının biçimsiz kalçasını gördükten sonra eğlenemem. Yani fotoğraf konusunda çok becerikli olmamakla beraber, şu kadarını biliyorum: hani kadraja giren parmağın oluşturduğu net olmayan ve kirli bir görüntü vardır ya, o parmak sanırım otuz santim uzaktan dursa net ve sevimli görünür. Ama halanın koca götü öyle değildir. Üç metre uzakta durur, büyüktür, sağ lobuna net atsan, sol lob flu kalır ve olabildiğine kirlidir.

     Şimdi bak size hiç inandırıcı gelmeyecek ama, hayatta aldığım küçük zevklerden biri, gelin ve damadı mutlu olduğu anlarda fotoğraflayabilmektir. Ve lanet olası halaların, teyzelerin koca götlerinden nefret ediyorum. Biraz inandırıcı olmuş olabilir.

    Lütfen çocukları bilgisayar başından uzaklaştırın, çünkü bundan sonra duyduklarınıza gerçekten inanmayacaksınız. Damadın halasıyla yattım. Ve çok eğlendim.

7 Nisan 2016 Perşembe

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (14. BÖLÜM)

KRİSTİNA

                "Kristina iş yerine ilk geldiğinde, patronumla sevgili olduğuma ilk kez üzülmüştüm. Şimdi onu son kez göreceğim için çok mutsuzum. Bir de artık işsizim."

                Bazı kadınlar vardır. Girdikleri mekanlarda tüm bakışlar komutana selam duran askerler gibi kendilerine dönüktür. İşte benim sevgilim öyle bir kadın. Kristina’ysa daha çok siyasetçilere benziyor; geçerken destek sloganı atasın, avuçların patlayana kadar alkışlayasın geliyor. Alkışlarken sizi takip eden bir çift sevgili gözün olduğunu unutmamanızı tavsiye ederim. Ama zaten Funda küçük pot kırmalarıma alışıktı, fırçayı ofis ahlakı konusunda patronum olan tarafından yedim.

                Doğal olarak kasırga sadece beni değil, evleri, ağaçları, Ardaları, Yusufları, hayvanoğluhayvan Ardaları, Ümitleri ve kitabını siktiğim Ardaları etkiliyordu. Ben iki bira içelim dediğimde götüm ağrıyo, başım ağrıyo diye kaçacak delik arayan herifler, sırf Kristina seviyor diye alkolik oldu. Ve ben yemekten sonra sevgilimle bir kadeh şarap içip hangi filmi izleyeceğimizi belirlemek gibi kutsal işlerle uğraşırken, onlar belki de dans eden Kristina’nın en edepsiz bölgelerine bakıyordu.

                Bu işin böyle gitmeyeceğine karar verdim. Çünkü Kristina o akşam gidecekleri yere beni de davet etmişti. Sevgilimi karşıma aldım ve dedim ki: “Eğer beni işten kovmayacağına söz verirsen, sana bi şey söyliycem” Bana sorgular gözlerle baktı, “Ben Kristina’ya aşık oldum” kovuldum. Böyle olacağını bildiğim için “Aşkım eğer yorgunsan gitmeyebiliriz ama bizim içinde iyi olmaz mı?” dedim. Olmadı, çünkü diğer tüm çalışanlar göbek atabilirdi ama patron ve patronun sevgilisi atamazdı. Zaten çocuklarda (orospu çocukları) Funda’nın orada olmasından kaynaklı en fazla Zeybek kadar oynayabiliyorlardı. Yine de gözünü sevdiğim batı medeniyeti Kristina’ya herkesin bir birey olduğu özgüvenini vermişti. Pistten yanımıza gelip ellerimizden tutunca Funda nazlansa da ben daha fazla kendimi tutamayıp piste attım. Ve o lanet tangoyu çalmak hangi namussuzun fikriydi bilmiyorum ama göt gibi pistte kaldım. Anasını siktiğimin piçi Arda tango biliyordu. Götün götün masaya geri geldim, Kristina’nın bir saniyesini bile kaçırmak istemiyordum ve Funda son üç yıldır duymaktan en çok nefret ettiğim sözleri söyledi: “Çok sıkıldım eve gidelim mi?”. Artık canıma tak etmişti ve dedim ki: “Siktir git ulan, ilik gibi manitayı bu çakallara bırakıp gelip evde senle dizi mi izliycem manyak?” Funda önce kadehteki şarabı suratıma fırlattı, sonra şişeyi kafamda kırdı. Tüm bu rezaleti Kristina’nın görmemesi için “Olur aşkım” dedim ve eve gittik.

                Funda makyajını temizledi ve yatağa girdi. Kristina’nın kırmızı rujunun izi Arda’nın gömlek yakasında, boynunda ve suratında, tadıysa dudağındaydı. Bu halleri düşünmek beni çıldırtıyordu. Kapıyı sessizce çektim ve evden çıktım. Onları bıraktığım mekanda bulamayınca Arda piçine mesaj attım: “Nerdesiniz lan?” Göt lalesi cevap vermeyince aradım, açmadı. Bir Tango Club gördüm, damsız olduğum için içeri almadılar “Yahu dışarıdaki insanın başında dam mı olur, burada mantık hatası” var diye espri yapsam da işe yaramadı. Ben de yoldan bulduğum bir travestiye “Bu dansı bana lütfeder misiniz?” diye sormaktan başka çare bulamadım. Kucak dansının vizitesi 100 liraymış bunu da öğrendim. Yanımda bir travesti altımda kırmızı eşofmanımla bir tango kulübüne girdiğimi fark ettiğimdeyse çoktan geç olmuştu. Esnada telefonum çaldı, Funda arıyor. Hemen koşarak mekandan çıktım, ama fark ettim ki travesiti de peşimden koşuyor. Durdum, durumu anlatmaya çalıştım, çakısını boğazıma dayadı ve tüm paramı istedi. Cebimde sadece 50 lira vardı. Telefonumu da aldı.

                Artık bir uyur-gezer olmaktan başka çıkış noktası bulamamıştım. Funda ertesi gün beni psikologa gönderdi, tabi ki arkadaşı. Derdimi çaktırmadan işin içerisinden nasıl çıkabilirim diye çok çabaladım ve her şeyi daha da karışık hale getirdim. İş yerine döndüğümde Funda beni gülümseyerek karşıladı. Gülümseme no3: Birazdan bana bir hediye verecek. Yok kolyenin yapıldığı taş özelmiş de insanı sakinleştiriyormuş, yok bu kitap başarının sırlarını öğretiyormuş, yok psikolojik durumum düşünülünce 1 hafta izinliymişim. Ne diyosun ulan, ne diyosun? Bu Arda piçi bir hafta da karıyı perte çıkartır. “Ama bitirmem gereken işler var” dedim. “Ben Arda Bey’e söylerim, o sizin işlerinizi de bitirir” dedi. Çaresiz çıktım. Kendi tabutunu taşıyan ilk meftaydım.

                Bir şekilde Kristina’yı görmem, ona ulaşmam lazımdı. Tanınmamak için numaralı gözlüklerimi çıkardım ve güneş gözlüğü taktım. Saat beşte iş yerinden kırmızı uzun elbisesiyle çıktı. Saat altıya kadar nereye gittiğini öğrenmek için takip ettim. Girdiği dükkanın ismini görebilmek için numaralı gözlüklerimi taktım. Kuaföre girmişti. O zaman bu akşam bir randevusu var diye düşündüm. Hava kararmıştı ve tekrar güneş gözlüğü takamayacağım için bir kuytuya çekilip kapıyı gözetlemeye devam ettim. Ve kırmızı elbisesiyle kuaförden çıkarken acı gerçeği fark ettim: Yanlış kadını takip etmiştim.

                İznimin ikinci gününü de Kristina’ya ayırmaya karar verdim. Funda’nın beni gönderdiği boktan yoga kursundan karnımın çok ağrıdığını söyleyerek ayrıldım. İş yerine pizzacı kılığında girdim. Kristina’nın masasına kutuyu bırakıp çıktım. Peşimden Arda pezevengi kutuyu açmış, pizza yerine bir çift bilet bıraktığımı görmüş. Ben salonun kapısında beklerken Kristina’yla birlikte geldiler. Görünmemek için kendimi salonun içine attım. Boş bulduğum ilk koltuğa oturdum. Ve işkence başladı. Kolunu kızın omzuna mı attı o, hayır Kristina da ona mı sarıldı. Filme herkes gülerken ben ağlıyordum. Ara verilince görünmeden kaçtım demeyi çok isterdim kendine has bir melodiyle çalan telefonum beni ele verdi. Arada oturan kişiden rica ettim ve filmi devamında ben de yanlarına oturdum. Filmde kadın gerçek aşkın hangi erkek olduğunu anlıyordu.

                Peki ya sen Kristina? Arda piçinin aksiyonu boldu ama, biz de duygu adamıydık. Yürü be koçum. Sıkıştığım yerde Funda’ya aşık olduğum zamanlardan da copy/paste yaparak parti liderinin mitingde elini kaldıracağı isim olma konusunda hızla ilerliyordum. Şunu fark etmiştim ki, bana lazım olan şey bir masaydı. Eğer bir masanın başında rekabete girersem kazanan ban oluyordum. Laf lafı açtı, lafçı lafı lafa getirdi. Kristina’ya çok özel bir falcıdan ertesi gün için randevu aldım. Arda’ya da yarın başka randevu kabul etmediğini söyledim. Kızın götünden ayrılmıyo dal yarak.

                   Kristina’nın falında ben çıkıyordum. Mutlu oluyordu. Falcının ben olduğunu öğreninceye ve ben aptal saptal konuşmaya başlayıncaya kadar. Konuşmanın sonunda şaka yaptığımı öğrenince yine bir batılı gibi olgunlukla karşıladı beni. Çünkü batılılar gerizekalıları olgunlukla karşılar. Biz de krizleri fırsata çeviririz. Falına bakarken balık yemeyi çok sevdiğini öğrenmiştim. Funda bu akşam geç gelecekti ve bir kadının gönlüne giden yol da midesinden geçebilirdi. Şarap, bira da bizi bozacağına göre rakı içecektik, ne çare. Ve tam ona sarılırken, gördüm pencereden. Funda is coming. Şaşırdı, yadırgamadı ama, çünkü profesyoneldi. İstersek bize kahve yapabileceğini söyledi. Kristina artık fala inanmıyordu.

                Funda, hafta sonu yalnız kalıp kalamayacağımı sordu. En kötü ihtimalle bira içer konsolda oyun oynardım. Üstelik aşık olduğum bir kadın vardı. Yalnız kalan ben değil Funda olacaktı. Ama x otelde 2 gün boyunca şirket kampı yapılacağını ve Kristina’nın da orada olacağını öğrendiğim zaman tüm hesaplarım alt üst oldu. Tüm “Aşkım ben de geleyim, orayı çok seviyorum” ısrarlarıma rağmen, dinlenmem gerektiği konusunda ısrarlıydı.

                Bir daha bellboy olursam anamı siksinler. Funda iki gün için dört valiz getirmişti. Diğer bellboy çocuğun cebine elli  lira sıkıştırıp o işten kurtuldum. Kristina’nın sadece iki küçük valizi ve nefes kesen bir çekiciliği vardı. Hepsini odaya kadar taşıdım. Bahşiş almadan ayrıldım.

                İlk gün doğa yürüyüşü yapılacaktı. Diğer bellboy çocuğun cebine 200 lira sıkıştırmak zorunda kaldım yerime baksın diye. Arda hayvanı tayt giymiş, bu çocuk tam bir mal bence. Kristina’nın kalçalarından gözümü alamıyorum. Ayağım takıldı ve yere düştüm. Kristina beni vahşi bir hayvan sandı. Oysa korkulacak bir şey yoktu, doğadaki tüm hayvanlar bir tehlike hissettiğinde saldırır. Mesela taş atmak gibi. Kafam acımıştı ve ayı gibi sesler çıkarmaya başladım. Arda lavuğu korkusundan kızı bırakıp kaçtı. Kristina korkusundan ne yapacağını şaşırmıştı. Günlük rutin koşumu yapıyormuş gibi oradan geçtim ve artık bir kahramandım. Beni burada gördüğünden kimseye bahsetmemesini, onu ilk gördüğüm günden beri aşık olduğumu, Funda bunu duyarsa beni işten atacağını söyledim. Kristina artık bizi tanımış olmalı ki “Godoş muyum ulan ben?” dedi.

                Gece garson kılığına girdim ve servis yapmadığım zamanlarda, ağaçların arkasına gizlendikten sonra gözlüğümü takıp Kristina’yı gözlemledim. Arda piçi ne kadar yavşasa da Kristina’nın aklının başka bir yerde olduğu belliydi. Odasına girmeyi başardım ve yatağının üzerine kadının gerçek aşkı bulduğu filmi bıraktım.

                Ertesi sabah paint-ball oynanacaktı. Kimsenin Kristina’yı vurmamasını ve yarışmayı kazanmasını sağladım. Bunu yapanın başkası olduğunu bir tek Kristina anladı. Arda’ya birkaç mermi fazladan sıkmış olabilirim.


Not: Bundan sonrası otelde veya geri döndüklerinde bu tarz romantik sahnelerle ilerleyecek. Karakterimiz işi ve Funda ile Kristina arasında daha da sıkışacak. Gidemeyeceğini düşündüğümüz noktada ve Kristina da böyle düşündüğü anda havaalanında belirecek. Zaten Kristina’nın da elinde fazladan bir bilet daha olacak. 

23 Aralık 2015 Çarşamba

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARDESİ (13. BÖLÜM)

KÖTÜ BİR KOMEDİ YAZARININ YAKIN YÜZYILDAKİ YALNIZLIĞI

BÖLÜM 1

SAHNE 1 – EV – İÇ/GÜN
Erdal evden çıkmadan önce her zaman yaptıklarını tekrarladı. Ceketinin sağ cebinde ev anahtarının, sol cebinde tütününün, iç cebinde çoğu zaman limiti dolu olduğu için kullanamadığı kredi kartının ve kimliğinin; pantolonun sol cebinde  telefonunun, sağ cebinde az da olsa parasının olup olmadığını kontrol ettikten sonra annesini öptü.

SAHNE 2 – APARTMAN İÇİ/KAPI ÖNÜ – İÇ/GÜN
Erdal evden çıkar ve çalınırlar diye korktuğu için yeni ayakkabılarını içeri aldığını hatırlar. Arkasını döndüğünde annesinin elinde ayakkabılarla ona bakıp gülümsediğini görür.Annesi ayakkabıları ona uzatır. Erdal da gülümser ama sanki içinde bir acı saklıdır.

ANNE
Oğlum hep sana dua ediyorum, inşallah tüm istediklerin olacak.

ERDAL
Ben ne zaman dua etmeye gitsem ayakkabılarım çalınıyo anne, nası olacak o iş ?

Erdal kendi kendine gülerken ayakkabılarını bağlar. Döndüğünde annesinin bu sözlerinden pek hoşlanmadığını belli eden ifadesiyle karşılaşır.

ANNE
Ah oğlum ah. Baban da senin gibi hiç umursamazdı. Bana dediği son laf: “Yaptıklarıma değil de, yapamadıklarıma pişmanım oldu.”

Erdal, annesine deli gözlerle bakmaya başladı. Kadıncağız şok oldu oğlunun bu haline, anlam veremedi.

ERDAL
Yapamadığım pişmanlık kalmayacak, işte bu ya. Annem yerim seni.

Erdal, annesini bir o yanağından bir bu yanağından öpmeye başladı. Annesi ilk başta anlam veremese de sonradan oğlu mutlu olduğu için gülmeye başladı.

ANNE
Ay dur oğlum, kafayı mı yedin?

ERDAL
Ben değil anne, izleyici kafayı yiyecek.

SAHNE 3 – KAFE – DIŞ/GÜN
Erdal ve iki arkadaşı konuşmaktadır. Ne dedikleri duyulmaz.Bir tanesi özür diliyor, diğeri tehdit ediyor gibidir. Giderek daha da hararetlenirler ve müzik yükselir. Müzik aniden susar ve Erdal’ın lafı duyulur.

ERDAL
Yapmadığım pişmanlık kalmayacak.

Arkadaşları Erdal’a dehşete düşmüş gibi bakarlar.

SAHNE 4 – EV – İÇ/GÜN

Erdal yine hızlıca ceplerini kontrol eder ve evden çıkar.

SAHNE 5 – APARTMAN İÇİ/AP. KAPI ÖNÜ – İÇ/GÜN
Erdal kapıyı açıp dışarı çıkacağı anda basamakları çıkan komşunun kızını görür. Üzerinde resmi diyebileceği bir elbise yani üstten üç düğmesi açık beyaz bir gömlek ve kalça kıvrımlarını hissettirecek diz hizasında bir etek vardır. Normalde girişteki esnafın lafa tutmalarından kaçmaya çalışan Erdal için bu alışılmadık bir durumdur. Ağzı kulaklarına varır.

ERDAL
Bu ne güzellik böyle.

Komşu kızı bir an duraksar, sonra yürümeye devam eder. Erdal’ın tam karşısına gelir.

KOMŞU KIZI
Hayırdır 15 yıl sonra?

Erdal için bu da alışılmadık bir durumdur.

ERDAL
15 yıl önce böyle mi dedim ben ?

Komşu kızı güler.

KOMŞU KIZI
15 yıldır bi çift güzel lafını duymadık onu diyorum.

Erdal için bu daha da alışılmadık bir durumdur. Ne diyeceğini bilemez. Komşu kızı yürümeye başlar. Merdivenleri çıkarken Erdal peşinden seslenir.

ERDAL
Hep içimden söyledim, yoksa duyardın.

Komşu kızı duraksar. Erdal kapıyı hızlıca çekip koşmaya başlarsa ilk duraktan son durağa kadar metrobüsten daha hızlı gidecek gibidir. Komşu kızı kendisine doğru dönmeye başlar. Erdal’ın aklına ilkokulda yediği dayaklar gelir. Göz göze gelirler. İşte o an Erdal için dünya dönmeyi bırakır.

ANNE
Bi şey mi dedin oğlum?

Komşu kızından gözlerini ayıramaz.

ERDAL
Allah razı olsun annecim.

SAHNE 6 – METROBÜS YOLU – DIŞ/GÜN
Metrobüs yolunda, Erdal ikinci durağa kadar peşinden koşan güvenliklere yakalanmaz ama metrobüsün şoför tam o binecekken kapıyı kapatınca dayak yer.

SAHNE 7 – KAFE – DIŞ/GÜN
Erdal iki arkadaşına hararetle bir şeyler anlatıyordur. Bir arkadaşı ona üzülerek, diğeri küçümseyerek bakar. Kamera yaklaştıkça Erdal’ın söyledikleri anlaşılmaya başlar. Bir hikaye anlatıyor gibidir. Yine de son cümlesine kadar neden bahsettiği belli olmaz.

ERDAL
Nasıl abi? Sonuçta herkes tam binecekken kapıda kalmıştır di mi?

SAHNE 8 – APARTMAN İÇİ/AP. KAPISI ÖNÜ – İÇ/GÜN
Erdal kapıya doğru yaklaşırken, dışarıdan gelen ve giderek büyüyen gölgeyi fark eder. Koşarak geri çıkar.

SAHNE 9 – EV – İÇ/GÜN
Erdal hızlıca odasına girer ve kapıyı kapatır. Annesi merak içerisinde kapının önüne gelir.

ANNE
Ne oldu oğlum, iyi misin?

Kısa bir süre ses gelmez. Sonra Erdal’ın bağırarak başladıyıp sesini kısarak bitirdiği diyalog duyulur.

ERDAL
Unuttum amına koyim.

Erdal telaşla odadan çıkar. Kapı deliğine gözünü dayar.

ANNE
Oğlum iyi misin, noluyo?

Erdal annesine susmasını işaret eder, hızlı ve sessiz hareketlerle kapıyı açar. Ayakkabılarına uzanır, alır. Bir gölge merdivenlerde belirir. Erdal yakalanmadan kapıyı kapatır.

SAHNE 10 – APARTMAN İÇİ/KAPI ÖNÜ – İÇ/GÜN
Kapının kapandığını gören komşu kızı kendi kendine gülümser.

SAHNE 11 – APARTMAN İÇİ/KAPI ÖNÜ – İÇ/GÜN
Erdal başında kabarık bir peruk, güneş gözlükleri takmış, kafasını kapıdan uzatır ve bir ses olup olmadığını dinler. Kimse olmadığına emin olunca dışarı çıkar. Üzerinde düğmeleri boyna kadar ilikli bir gömlek ve annesinin namaz kılarken giydiği etek vardır.