ne olursan ol gel, ama çok uzun kalma

mevlevi tekkesi değil canım burası

16 Eylül 2017 Cumartesi

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (23. BÖLÜM)

BİR 'İŞ BİTİRİCİ' OLARAK, BEN!

"Beni seviyor musun?" dedim, "Hayır" dedi, "O nasıl cevap lan, ben bu ülkenin diktatörü değilim, benimle nasıl konuştuğuna, sokakta nasıl yürüdüğüne ve kullandığın tuz miktarına dikkat et!" diye atarlandım.

Atarlanmak, benim gibi ilkokulda dersten kaçıp, ateri salonuna giden çocukların yaptıkları bu eyleme verilen isimdi, ya da en azından ben öyle olduğunu tahmin ediyordum. Çünkü kelimenin kökenine inemiyordum. At yani sonuçta, atın çiftesinden mi geliyor bilmiyorum.

Meryem, komşumun kızıydı, yani kendisi doğrudan komşum değildi. Anne ve babasıyla her gün aynı eve girip, çıkmasına rağmen komşumun kızıydı. Yaklaşık 20 yıldır aynı apartmanda yaşıyorduk ve ikimizde artık 30'lu yaşların ilk yıllarındaydık ve o hala benim komşumun kızıydı. Dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır, 35'e merdiven dayamıştık demeyi tercih etmedim. Çünkü 35 öyle merdiven dayanacak bir yer değildir. Manisa'dan aşağı kendini saldın mı, varacağın cennettir 35.

Konudan saptım. Genel olarak karşımda hoşlandığım bir kadın varsa, her zaman yaptığım gibi, konudan saptım. "Meryem" dedim, aynı minibüste denk geldiğimizde, "Sana birinci isminle hitap edebilmek ne hoş!", şaşkınlıkla bana baktı. "Bak dedim, her ne kadar saygı-sevgi çerçevesi içerisinde ilerleyen bir komşuluk ilişkimiz olsa da, minibüsteki Kumburgaz'a gidecek şu taş gibi yaratıktan daha çok seni arzuluyorum" Ben aklımdan bunları geçirirken Meryem, "E sen bana zaten hep birinci ismimle hitap ettin, ben senin adını üç yıl önce öğrendim ama şimdi yine unuttum" demez mi! Der.

Hemen whatsapp'ı açtım, bir gün önce bankadan kredi çekmek için gereken belgeleri mesaj atmıştım, bankacı canti çocuğa, şoförün yanına gittim ve şoförler odasına kayıtlı olduğumu ibraz eden faaliyet belgesini gösterdim, dedim ki "Kaptan, aynı yolun yolcusuyuz" Bir umut gözlerinin içine baktım, "Yalnız birader, bu bizim hat değil" dedi. "Uzatma lan bu kızdan aldığın parayı geri vereceksin!" diye atarlandım.

Dayak yedim, yani dayak derken, bi sağ çaktı bana, gerisine lüzum kalmadı zaten ama duraktaki arkadaşlara haber verince intikamımı alacaklarına emindim. Almadı orospu çocukları. Yine de bir sorunumuz vardı, bizim hat Meryem'in indiği minibüs durağından geçmiyordu. Üç ay boyunca belediyeye yazdığım dilekçeler olumsuz cevaplandı. Fakat son 20 yıldır ilk defa bir minibüste denk gelmiştik, 8110 gündür ben bu an'ı bekliyordum, ve gerçekleşti, bu bence bir mucizeydi ve hemen yarın evlensek diktatörün üç çocuk hedefine ulaşabilirdik, pes etmeyecektim.

Minibüste öğrenebildiğim kadarıyla artık öğretmen değil, müdür yardımcısıydı, fakat hala işe giderken ya da dönerken giydiği kıyafetler onu acayip seksi kılıyordu, yüzü pek gülmediği için yatakta kırbaç kullanabileceği tedirginliği vardı üzerimde, fakat bu ihtimali gözümde çok fazla canlandırmamaya çalışıyordum. O'nun öğrenebildiği kadarıyla iki alt katta pek fazla değişen bir şey yoktu, ben yine üzerimde bir şortla kahveye, bankaya, bakkala gider gibi iş görüşmesine gitmiş, geri dönüyordum. Yıllardır ben o'nun kıyafetlerine bakıp eve geldiği an'ı, o benim kıyafetlerimden sonra çevresindeki canti çocukları düşünüyordu. Bu döngüyü kırmalıydım.

Metrobüs kimilerine göre diktatörün halka sunduğu bir nimetti. Bence de öyle ama diktatötümüz yanlış anlamazsa bir sıkıntımdan bahsetmek istiyorum. Şöyle ki eskiden hoşlandığım kadın iş yerinden 18.30'da çıkarsa, 18.22'de hareket alan minibüse, 18.36'da binmiş olur, 18.52'de de iner ve ben peşine takılırdım. Fakat narin bir ipekli olan Meryem işten çıktığı saatlerde metrobüse binerse solar, sayın diktatör, tamam nüfus çok fazla, yapabileceğinizin en iyisi bu ama şimdi ben Meryem'le 3 çocuk yapsam, her Meryem ve Erdal üç çocuk daha yapsa, geçen gün kahvede böyle söyledim diye gözaltını aldırdınız, haddimi aştığım için çok özür dilerim fakat, sikime yetmez o metrobüs. Ayrıca Meryem'in geliş saatini bir türlü hesaplayamadım bu yüzden, çünkü karışık çamaşırın yanına giremeyecek ipeklim, boş metrobüs gelene kadar binmiyor, ne ara aşık olacağız da, çocuk yapacağız sayın diktatör?

Bu mektubum diktatöre ulaştıktan sonra, Meryem'de bana ulaştı, işine son verilmiş.

13 Temmuz 2017 Perşembe

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (22. BÖLÜM)

TİNDER
                80’lerin ilk yarısında doğmanın kötü tarafları var. Bunları çocukken değil de, büyürken daha iyi anlıyorsunuz. Örneğin, anne-babanız çocukken arkadaşınızla bir şeyi paylaşmadığınızda size kızarken, büyüdüğünüz de daha paylaşımcı bir dünya için savaşmanızı da istemiyor. Çünkü benim gibi solcu ebeveynlere sahipseniz, sizin asla hak yemeyen, çalmayan, çırpmayan insanlar olmanızı istemekle birlikte; böyle bir ülkede namuslu, onurlu, temiz bir hayat sürmeye çalışmanın, hakkı yenen için de, kesilen ağaç için de, alın teri akıtanların karşısında uzatılan o haller için de mücadele etmenin yavrularını canlarından dahi ettiklerini bildikleri için korkarlar.
            Biliyorum, başlıkla pek ilgili başlayamadım ama ancak böyle başlarsam daha iyi anlaşılacağımı düşünüyorum. Hayatıma ve hayatımıza internet girdiği günden beri ve daha da genellersek teknoloji; ben hep basit olsun, zor olmasın arayışındayım. Fakat zaten zor değil aslında bunun da farkındayım. Yine de kullanırken üzerimden atamadığım bir ikirciklilik haline sahibim. Çünkü 146 ve çelik kapı yüzünden….
            Hatırladığım ilk ölüm büyük amcamın ölümüydü, çocuktum, dev gibi adam, yemek masasının üzerinde yatıyordu. Ölümün ne olduğunu çok idrak edememiştim sanırım, çok etkilenmedim. Sonra babaannem öldü, biz nene deriz, e nenemin de yaşı 80’i bulmuş, son 40 yılında da gözleri görmeden yaşamıştı, ben 15’li yaşlardaydım, o da kurtuldu demiştim. Fakat benim 15’li yaşlarımda ülkeye internet girmişti. Yani biz biraz da şehirden uzak bir ilçenin, ilçeden uzak bir noktasında yaşadığımız için, 146’dan bağlanırken coşan fatura bize bir hayli girmişti. Yine de yılmamıştık, asla yılmayacaktım! Lakin evinize bir hırsız girdikten sonra, büyük bir travma yaşıyorsunuz. Bizim de başımıza bu gelmişti ve normalde anahtar kapıda yaşadığımız mahallemizde, pencereler demir korkuluklarla kaplanmaya, eski kapılar, yerini çelik kapılara bırakmaya başlamıştı. O gece, mirc chat sayfasında kendimce av peşindeyken, çünkü çocukluk aşkım Nermin’in beni seven erkekler diye liste yaptığını görmüş ve benim zihnimin kavradığı kadarıyla 75 milyon kişilik listede sadece benimle sevgili olmadığını anladıktan sonra, ona ders vermek adına İstanbul’un en güzel kızıyla birlikte olacağıma karar vermiştim. Ki Nermin’in, şimdi evli ve çocuğu var biliyorum, güzelini bulmak zordur. Genelde konuştuklarımın bir süre sonra taşak geçmek için kadın isimleriyle chat sayfalarında takılan erkekler olduğunu anlıyordum. Yalan ya da doğru bilmiyorum ama Tuğba onlar gibi değildi, Büyükçekmece’yi avucunun içi gibi biliyor, ve o zaman ki benim de aptallığımdan kaynaklanan hıyarların, “Birlikte Tarkan konserine gider miyiz?” gibi saçma sorularını bana sormuyordu. Ben de, ona, onunla ne kadar çok sevişmek istediğimi, aslında sevmeyi çok sevsem bile, fiziki olan dürtülerimin henüz önüne geçemediğimi ve yazışırken bazen heyecanlanıp, 31 çektiğimi anlatmıyordum. Seviyeli Chat bu olsa gerek. Her neyse Tuğba’yla konuştuğumuz ikinci gece, kardeşimle aynı odada yattığımız için, ve bir abi olmanın verdiği sorumlulukla, kardeşim uyuduktan sonra Tuğba’ya görüşelim mi diye sordum, tam o sırada bir çığlık duydum ve kuzenim yoktu artık ve lanet olsun ki eskisi gibi kapı kolunu aşağı indirmek dışarı çıkmak için yeterli değildi, sinir krizi eşiğinde tek yapabileceğim şey nasıl açıldığını bilmediğim ve evimizde ilk gecesini geçiren çelik kapıyı yumruklamaktı.
            Uzattım biliyorum. Sonra işte ben 20’lerime filan geldiğimde internet daha da çok yayılmaya başladı. İlk defa facebook hesabım oldu ve ilk İngilizce bilmemenin ne kadar boktan bir şey olduğunu anladım, çünkü ilk paylaşımım “Ermeni soykırımı bir yalandır!” oldu. Bana ‘share’ butonuna basmak ‘siktir et’ demek gibi gelmişti aslında. Yani bugün çok siyaset yapıyorum ama face’inde az da olsa ekmeğini yedik. Açıkçası sevişmek için gittiğim en uzun mesafe Çanakkale, aşık olmak için gittiğim en uzun mesafe İzmir. Fakat benimle sevişmek için 1000 km gelen bir kadın facebook olmasa, olmazdı. Nihayetinde vardığımız sonuç şu oldu, sevgili olmak istedi, e bi yerde haklı, o kadar yol geldi, ben de ona: “Artık ne sen Mecnun’sun, ne de ben Leyla” dedim.

            80’lerin ilk yarısında doğmanın iyi tarafları var. Bok var! İlk gençlik yıllarınızda, ceketiniz omzunuzda kavgaya yürüyorsunuz, sonra kavga etmeseniz bile kendinizi bozmuyorsunuz, en kötü ihtimalle bi iki kelam ettiğinizden kaynaklı, en iyi ihtimalle yazdıklarınızdan kaynaklı tutuklanıyorsunuz. Tutuklanmazsanız da işsiz kalıyorsunuz. Twitter’dan, Facebook’tan uzak durayım diyorsunuz. Yahu aşık da mı olmayayım dediğinizde Tinder’a giriyorsunuz ve kimsenin sizi sevmediğini, sevemeyeceğini, aslında herkesin gerçekten sevilemeyeceğini anlıyorsunuz. Ne saçmaladım ya J Hala Tinder kullanıyorum, bi gün olacak… 

1 Haziran 2017 Perşembe

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (21.BÖLÜM)

SENİ ÇOK ÖZLÜYORUM: SİMGE (KALP İŞARETİ)
            Dün gece fazla kaçırdığım vodka gırtlağımı sikip atmıştı. Mahalleye taşındığında şen gülüşü, havalı yürüyüşüyle tüm ortalama yalnızların, yani mahalle ortalamasının yarısını oluşturan erkeklerin cemi cümlesinin hayal dünyasında kızgın demir tavından, deniz kumu inceliğine geçmesine, şairler gibi düşünüp, şiirler gibi konuşmasına sebep olduktan sonra, zengin bir piçin arabasına binen o güzel kadın gibiydi vodka. Bir an önce kahvaltı faslı bitsin, üstüne çıkayım istiyordum. “Ben bir Etiyopya alabilir miyim?” Sorgularcasına baktı bana Simge. “Ben İngilizlerin hindiye Turkey demesine bozulmuyorum, onlar da kahveye Etiyopya denmesine bozulmayacak Simge” dedim. “Onu sormuyorum!” dedi Simge. Okuduğunuz üzere, Simge henüz bir soru sormamasına rağmen, aslında bana bir soru sormuştu. O hep böyleydi zaten cevap vermememe rağmen bir cevap vermiş olurdum... Bir şey söylememesine rağmen ben anlamamış olurdum... Alemin yaptığı espriye Simge güler, benzer bir espriyi ben yaptıysam umursamaz, göt olurdum. “Dün yine çok içtin di mi!?”
           
İnsanın hayatında iyi alışkanlıkları da olmalı. Her kahvaltıdan sonra yürüyüş yapmayı alışkanlık haline getirmiştik. Mesafeler uzuyordu, üstelik yaşlanıyordum ve lanet olsun ki dün gece çok içmiştim. “Şurada biraz oturalım mı?” Simge, beni benden iyi tanıyordu. “Artık üniversitede değiliz ve yürüyüşe ara verip bira içme zamanlarımız da geçti Erdal!” Hadi oğlum yapıştır espriyi, ince gör, yumuşak karnına çalış, ezber boz, dik oyna, “Ben bu kadar disiplinli 1 Mayıs korteji görmedim Simge…” Gülücük, zekice yapılmış bir espriden sonra, hadi senin de canın çekiyor aslında bakışı. “Sabah erken kalkmayıp, doğrudan meydana geldiğin için olabilir mi canım! Ha pardon sen onu da yapmak yerine Mis Sokak’ta bira içiyordun değil mi!?”… İmalı bir sırıtış, yine de yüzü çok güzel, şimdi döndü gidiyor, siyah düz saçlarını seviyorum, kalçaları benim için her gördüğümde hiç olmadığı kadar harika! Peşinden gitmeye mecburum, çok şeyden kaçtım, çok şeyden korktum, çok şeyden vazgeçtim, deseler ki ‘İstanbul yıkılacak, sizin evi kurtarmaya bak…’ Sikiyim İstanbul’u, ben İzmir’i seviyorum zaten derdim. Deseler ki ‘Simge oraya taşınacak ama İzmir o taşındıktan sonra yıkılacak…’ Amına koduğumun çocukları siz beni neyle sınıyorsunuz, bu yaptığınız insanlığa sığar mı, hayallerimin şehrinde, hayallerimin kadınını öldürmek, altı üstü bir bira içmiş sürücüye alkolden ceza yazan kalem tutan eline yazı yazmayı öğreten öğretmene kız veren kayın pederinin götüne odun sokmak istediğim trafik polisi olacak orospu çocuğunun yaptığından ne farkı var! İsyan mı, şairin dediği gibi “Evet İsyan!” Ama şu an değil, ben Simge’nin peşinden gitmeye mecburdum!

            Bazı gerçekler vardır, bir de bazı gerçeklikler. Gerçek olan şuydu ki; Simge, adıyla zıtlık oluşturacak biçimde hayatın ilk ve ilkel tarafıyla nasıl yaşanması gerektiğine dair doğru bir yol izlemeye çalışıyordu. Fakat benim gerçekliğim farklıydı, bunları bilerek onunla paylaşmıyordum. Çünkü bana ‘Gerçek ne, gerçeklik ne?’ diye soracak olsa, açıkçası ne yanıt vereceğimi bilemiyordum. Zaten Simge’yle özel olarak filozofik, genel olarak hiçbir tartışmaya girmemeye dikkat ediyordum. Bir pehlivanın bile yenildiği güreşe en nihayetinde bir doyma eşiği vardır, ben artık bükemediğim bileği öpme faslından da geçmiş yalama faslına doğru ilerliyordum. “O yokuşu çıkarsam kitabımı siksinler!” Simge’nin yüzünde ne zaman bu alaycı gülümsemeyi görsem, freni boşalmış bir kamyon bana çarpacak gibi hissediyorum, “Formdan düştün demek görüşmeyeli, kitap sikme işini başkalarına pasladığına göre!” ve yanılmıyorum. Birlikte oturduğumuz apartmana her girdiğimiz an, merdivenleri peşi sıra izleyen bir insan olarak, bu lanet yokuşta da Simge’yi takip ediyorum. Aşk Zamanı filminin o mükemmel sahnesi çekilirken, set ekibinin hissettiklerini, ah nasıl anlatsam, Uzak Doğu sineması nasıl bu kadar gelişti sanıyorsunuz? Bakış açısı çok önemli, bir merdivenden çıkan kadını nasıl gördüğünüz, Uzak Doğu sinemasının simgesidir benim için o sahne. Yokuş bittiğinde inanın ki, yorgunluktan değil, aşktan ölüyordum.
           
“Eveeeettt” dedi Simge. İkinci sesliyi uzattığı zamanlar, benim için tereddütlü, tedirgin, gergin ve korkak bir duygu durumunun oluşacağı alarmının beynimde çakması demektir. “Ayrılık vakti geldi…” Tüm o şımarık, çocuksu halleriniz vardır ya, bir anda yıkılmasına rağmen, çaktırmamaya çalışırsınız, hafif tebessüm etmek bile zordur, kaslarınız kasılmamakta ısrar eder, kasım kasım kasılan ruhunuz, “Ya sikerim böyle işi, gitme ulan! Gitme işte! Gitme…” diye haykırırken, gerçeklik ne olduğunu bilmesiniz de kendisini dayatır. “Son kez birer bira içelim” dersiniz, sesiniz istem dışı incelmiş ve çaresizleşmiştir. “Olur” dedi, olur dedi lan, olur dedi, olur mu olur, olur lan bu iş, bi olurunu buluruz, olur tabi çünkü gerçekten istiyorum. Ve ben de sorgularcasına baktım. 33’lük Mariachi ne kızım, sen ki Kırmızı Tuborg içer, önden beni sarhoş eder sonra koynuma girerdin! Ben vodkamla eriğimi çalıştırmalarını istedim. İlk yudumumu aldıktan sonra “Hayırdır ya, sen böyle yeni üniversiteli, çıt kırıldım kız birası içmezdin?” dedim. Bir küçük güldü, hani o belgesellerde Afrika kurağında suyu bulup kendini içine bırakan canlıların mutluluğu var ya, onu beşle çarp, benim o küçük gülüşten ne kadar mutlu olduğumu anla… “Erdal” dedi, “Bir daha bana öyle şeyler yazma olur mu?” Tabii biz, o suyun derinlerindeki timsahları göremediğimiz için bunlar geliyor hep başımıza. Evlenmiş, simgesini parmağında taşımaz ruhlum, özgürmüş kocası telefonunu karıştırırken! Yahu bunlar hep mecburiyet. Kocan olacak zırtapoz, sen masadan kalktıktan sonra instagramdan baktım, poz da poz. Yazdığım mesaj da ne var sanki? Seni Çok Özlüyorum (Kalp Simgesi)

2 Nisan 2017 Pazar

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (20.BÖLÜM)

ALAKASIZ ZAMANLAR, KADINLAR ve YALNIZLAR (PART - 1)

Ayrılıktan Üç Saat Öncesi:
Yanına gidiyordum, mantığımı dinlemeden, fiziken gidiyordum. Çünkü aklımdan geçen "seni duymuyorum ki" diyerek, İstanbul'dan yola çıkıp Trabzon'a kadar koşmak, oralı olduğum için akrabalarımı arayacağı ihtimalinden kaynaklı, soluklandıktan sonra, Gürcü kapısına varıp, kimlikle geçebildiğimiz için Batum'a varmaktı. Lakin kimliğimi evde, hem de onun evinde unutmuştum. Bencilliğim kendi evimdeydi hala, yalnızlığım bakkaldaki bakiyede, ödenmemiş bir borç gibi beni bekliyordu. Ayrılmak istemiyordum amk! Aklımdan saçma sapan düşünceler geçiyordu. Yanına gidiyordum, ayaklarım baş olmuş, beni izleyiciyi merakta bırakmak isteyen Türk senaristleri gibi kötü sona sürüklüyordu. Oysa ki dizi yayından kaldırılacak gibiydi...

Ayrılıktan Üç Saat Öncesi (2):
Eskimiş kanepemin, süngerleri çökmüş tarafına doğru zıplayarak yatma alışkanlığımdan vazgeçmediğim için, sağ omzumun sızısı dinmiyordu. Bu yüzden birayı iki elimle kavradıktan sonra yavaşça ağzıma götürüyordum. Ağrının etkisinden olacak, Asiye'nin gece yarısı gönderdiği mesajları tekrardan okumak için telefonu elime aldım. Türkçe edebiyat kitaplarına "Asiye Destanı" konu başlığıyla girmesi gereken satırları okumak, omzumun acısını arttırdığı için vazgeçtim. Onun yerine, her cumartesi öğleninde yaptığım gibi, doğruca buzdolabına yöneldim, bira ve kaşar peyniri.

Yarım Saat Önce:
Aynının tekrarı Arabesk olarak tanımlanır. Öyle olmasını istediğimden ya da öyle olsa rahatsız olacağımdan kaynaklı değil fakat tekrar tekrar aynı durumu yaşamak sıkıntı verdiğinden ve ironi yapmayı sevdiğimden ben kendi halimize AraBest diyordum. Çünkü evdeysem ve izinliysem, yapmaktan keyif aldığım şeyleri yapmaktan alıkonulmaktan hoşlanmıyordum. Fakat her seferinde ben ilk düdükten 30 dakika önce yeşil bir salata hazırlamaya başladığımda yanıma geliyor ve o an kafamın hiç meşgul olmak istemeyeceği bir hikayeden bana bahsediyordu: Ablasının kocasıyla olan ilişkisinden yeğenlerinin nasıl etkileneceği önemli bir konuydu, duyarsız gibi görünmek istemem ama ben ısınma hareketleri yaptığım için çıktığım müsabakadan önce kafamın dağılmasını, motivasyonumu kaybetmeyi istemiyordum sadece. Ama her seferinde aynı şeyi yapıyordu. Yanıma geliyor ve iş yerinden bilmem kimi arasam mı diye, sence bunu giysem çok mu abartı olur diye, bunu giysem çok mu sönük kalırım diye, iş yerinden bilmem kim aradı diye, o an hiç dinlemek istemeyeceğim konulardan bana bahsediyordu. Yarım saat sonra Trabzonspor maçı başlıyor ve ben tüm söylediklerinden uzaklaşıyordum, kendisi de bunu biliyordu. Yine de maç bittiğinde kaybettiysek mutsuz gibi görünmeye çalıyor, kazandıysak gerçekten mutlu oluyordu. Artık kendimi vererek kendisini dinleyeceğimi biliyordu. Bir de şu var, zaten çok seviyordum ama kazandıktan sonra daha da çok seviyordum. 

Yarım Saat Önce (2):
Kaşar peyniri, o kadar sertleşmiş, o kadar bayatlamıştı ki, kelimenin yan manasıyla, gerçek bir kaşar olmuştu. Ağzımın içindeki son dilimi de zorla çiğneyip, yuttuktan sonra, on dört senedir yaptığım gibi koşarak berbere gittim. Neden koşarak? Çünkü berber Saim ile aramızdaki ilişkinin monotonlaştığını düşünerek, yeni heyecanlar aramaya başladık. Kafamdaki hepi topu iki saç teliyle beraber, evden berbere gitme sürem, yıllar içinde geliştirdiğimiz rekor, toplam üç dakika kırk iki saniye. Kafamdaki terleri silerken, anladım ki yeni rekor için bir süre daha beklemeliydik. Masadaki spor gazetesini sinirle elime alıp, çabuk ol, dedim. Yengen bekliyor.

Ayrılıktan Yedi YA DA Sekiz Ay Sonrası:
Moda Sahil'inde yeni sevgilimle birlikteydik. Ben bir ağaca yaslanmış, bacaklarımı iki yana açmış, sevgilim bağdaş kurmuş sırtını bana yaslamış bir halde oturuyor, şarap ve sigara içiyorduk. "Leş gibi sigara kokuyorsun!" derdi bana eski sevgilim. İlişkimiz başladıktan sonra evine gidince sigara içmeyi bırakmış, yanımda yedek t-shirt taşımaya başlamıştım, kokudan rahatsız olmasın diye. Oysa ki yeni sevgilim bana hiç böyle şeyler söylemiyordu, hala sigara içmeme rağmen... Ki o da içiyordu, fakat ben onu her öptüğümden leş gibi sigara kokusundan ziyade, türlü güzel çiçeklerin içinde eritildiği eşi benzeri bulunmaz bir parfüm kokusu alıyordum. Bence eski sevgilim muhafazakardı, o yüzden bu kadar nefret doluydu, yeni sevgilim sigarasından bir duman alıp, öpüşürken ciğerlerimi onunla doldurduğu an bizi gördüğünde.

Ayrıldıktan Yedi YA DA Sekiz Ay Sonrası (2):
Moda Sahil'indeyim. Ektirdiğim saçların özgürce dans etmesi için Halk Partili belediyelerin bahçelerinde geziyorum. İşin gerçeği, aylardır Asiye'nin peşindeyim. Daha doğrusu, Asiyye'nin peşindeyim. Meğer benden ayrılabilirse, ismine bir "y" harfi daha ekleyecekmiş. Tabii, ben bunları yüz kırk karakterlik yazılarda okudum. Okumadığım destansı mektuplardan sonra açıklayıcı olur diye incelikli düşünmüş eski sevgilim.    

45 Dakika Sonra:
"İhtimallerden hoşlanmam ama bu tesadüf benim düşündüğüm ihtimale yol açacaksa neden olmasın!" Ne düşündüğümü merak etti. Tesadüfen denk gelmiş, ortak bir arkadaşın masasında oturmuş iki insandan ibarettik. Arkadaş lavaboya gittiğinden sadece bunu söyleyebilmiştim. Sorusuna bir cevap vermem gerekiyordu. "Yani bir gün güzel bir yemek yersin de, Ortakla'da çöp şiş gibi, bir daha başka yerde canın çekmez ya, seni gördüğüm ilk andan beri, bu güzelliğe ortak olacak karşıma çıkarsa şişlerim!" diye içimden geçiyor. "Aslında böyle erkek egemen söylemlerden hoşlanmam..." derken lafımı kesti ve beni öptü.

45 Dakika Sonra (2):
"Ayrıca doğum günümde Kadir'le yattım" dedi. Kadir, alt komşum, sadece tavşan gibi seviştiğini biliyorum. Meğer, Asiyye daha fazlasını da öğrenmiş. "Ayrıca" diye neden belirttin, Kadir'in, beni aldattığın diğer adamlardan farkı ne? Çorap söküğü gibi erimekteydim taburenin ayaklarına doğru. Kadir, Nazmi, Turgut... Sence neden, diyerek ellerini bir ölçüyü göstermek için havaya kaldırdı. Tamam, tamam dedim, ölçüyü kaçırmak istediğimi anlasın diye. Kadir'in ki uzun yani, bütün mesele bu mu?

Ayrılık İçin Buluştuktan 3 Dakika Sonra:
Menüye kısa bir an, sonra bana uzun uzun baktı. Gözlerini gözlerimden ayırmadı, gözlerimin derinlerine baktı. Yıllardır kızım diye sevdiği arabasına son kez bakan bir insan gibi baktı. "Ne istiyorsun?" diye sordu. "Sigara!" dedim. 

Ayrılık İçin Buluştuktan 3 Dakika Sonra (2):
"Bende bir değişiklik var, fark etmedin mi?" diye sorduğum renkli soruya, hayır diyerek ters cevap vermesinden anlamıştım, o gün farklı olduğunu. "aşkım sen kelsin, ne fark olabilir allah aşkına" diyerek onun taklidini yaptığım sahne şovu da durumu kurtarmayınca, araya girmek zorunda kaldım, aşkım senin neyin var?

    


25 Mart 2017 Cumartesi

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (19.BÖLÜM)

ISSIZ KADIN
Cesaret, aptalların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir, ama o da en nihayetinde diğer şeyler gibi bir şeydir. Açıkçası her bahar geldiğinde işi bırakmak istemem, baharı sevmediğimden değil, çok severim. İşi sevdiğimden de değil, nefret ederim. Fakat bu bahar aptal bir cesaret geldi ve işi bıraktım. Neden mi yaptım, filmin fragmanını çok sevdim, tamamını görmek istedim. Filmin adı: Güzeller Güzeli Ezgi... Ben yaz çocuğuyumdur, Güneşi gördüm mü aklıma, montumu çıkarmak gelir; mevsim Şubat olsa bile! Artık kimse gölgede tutamaz beni. Oturduğum yerde kaykılmaya başlarım. Masadaki sohbetten uzaklaşırım. Güneş beni alır ısıtır, ben güneşi alır ısınırım. Yine öyle olmuştu. Kahvecinin kahvesini, müşterilerinin de kendisini sevmediğim için, zaten konuşulacak ne varsa umurumda olmayacaktı ve aylardan Mart, tepede güneş vardı. İki masanın arasındaki mesafeyi, hiç kahve içmeden, yaklaşık bir saatte almıştım. Muhabbetin ne olduğundan gram haberim yoktu ama masaya gölge düştüğüne göre, güneş hareket halindeydi ve açıkçası montunu sandalyeye astıktan sonra kazağımı da çıkarmak aptalca bir hareketti. En son olarak gerisin geri güneşi yakalamak için oturduğum yerde, ayaklarımı ileri, sandalyemi geri iteklemeye çalıştığım esnada bir şeye çarptığımı fark ettim. Masada bir şeydi. Ama masanın başındaki bir şeyden çok daha fazlasıydı. Üstelik bu anı bekliyormuş ve gerilmemişti. Güldü. "Özür dilerim!" Özür mü dilersin, ben buradayken kendim dahil kimseden özür dileyemezsin, özür dilenecek biri varsa o da sensin, pamuktan bir sandalyede oturtulmadığın, sadece sana özel üretilen kahveden içmediğin, güneş bile seni aydınlatmaya çalışırken, "Ben masayı şimdi fark ettim, asıl ben özür dilerim" dedi aptal, "Ben siz dururken önce masayı fark ettiğim için daha da büyük özür dilerim" diye tamamladı cesur. Gülümsedi. İçim ısındı. Güneşe göz kırptım. "Bu filmi bir daha görebilecek miyim?" Anlamadı, önce güneşe baktı, sonra bana. "Hangi filmi?" Soruma soruyla karşılık verilmesinden hoşlanmam; soruma soruyla karşılık veren güzel kadınlardan hoşlanırım. "Şu fragmanında bana gülümsediğin"

Cesaret, aptalların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir, ama o da en nihayetinde diğer şeyler gibi gelip geçici bir şeydir. Hava kapalıydı. Mekan Kadıköy. Tüm kadınların güzel ve alımlı, tüm erkeklerin yalnız ve gururlu, benim taşındıktan sonra çok sevdiğim, taşındık sonra çok özlediğim Kadıköy. Çalışmıyorsam her buluşmadan on beş dakika önce, eğer güzel bir kadınla buluşacaksam iki saat önce gideceğim yerde olmak adetimdir. Önceki akşamüstü numarasını aldıktan sonra çok heyecan yapıp bir hayli alkol alıp mesaj gönderme yürekliliğini göstermiştim. Sadece bir randevu için parmaklı demir kapısının önünden geçerken her seferinde ne güzel yer lan diye baktığı siteye, bir gün yine aynı kapının önünden bakarken, arkasından gelen korna sesiyle irkilen, sonra mevsim yaz olduğu için siyah camları açık arabayı kullanan kumral güzeli görüp, kalbi aşkla çarpan ve ne bahaneyle olursa olsun oraya girme kararlılığıyla hareket edip, pizza kuryesinin cebine 50 lira sıkıştırdıktan sonra güvenlik engelini aşıp, araba markası ezberleyemediği için renginden arabayı tanıdıktan sonra, kızın kapısını çalıp, o çok beklediği pizzayı yirmi dokuzuncu dakikanın son saniyesinde değil üçüncü dakika da getirmiş olmanın gururuyla, "Yarın buluşalım mı?" yazmıştım. İki saat daha vardı ve gün içerisinde hiç mesajlaşmamıştık. Bir saat elli dokuz dakika varken de durum değişmemişti. Bir saat elli sekiz dakika, bir saat kırk iki dakika, bir saat otuz üç dakika, bir saat yirmi beş dakika, bir saat on yedi dakika, bir saat on altı dakika, bir saat, elli dört dakika, kırk dakika varken de. Otuz altı dakika varken durum değişti. Saat gelip geçici bir şeydir. "Biraz gecikeceğim, özür dilerim" Günün ilk mesajı. Çok fazla gecikme yani bir otuz üç yıl daha bekleyebilirim, senin gibi bir güzel için ama o kadar yaşar mıyım bilmiyorum. Geldi. "Çok beklettim mi?" Güldü, çünkü "Otuz üç yıl kadar" dedim. Heyecanımı bastırmak için tüm seçenekleri sıraladım "Çay, kahve, bira, rakı?" Son ikisi beni çok rahatlatacaktı ama o kahveyi seçti. Yudumlarken lafa girdi. Ben giremedim. Çevirirken lafa girdi. Ben giremedim. Fal bakarken lafa girdi, bu sefer falcı kadın, ben yine giremedim. Ama hesabı öderim, yalnız ve gururluyumdur. "Ne yapsak?" Ne mi yapsak, yani şarkı, şiir, öykü, film ben bunların hepsini yaparım. Dinlersin, söylersin, okursun, izlersin, seversin sevmezsin orasını bilemem ama bana ilham verirsin. "Bira mı içsek?" Hava zaten kapalı, terbiyesiz bir de karardı, üşümeye başladı, ağaçlara kıyamadım, benzinliği patlattım, "Ezgi" dedim. Sanki bu anı bekliyormuş gibi gülümsedi. "Ben bi bira daha içsem olur mu?" 


Cesaret, aptalların en çok ihtiyaç duyduğu şeydir, ama o da en nihayetinde diğer şeyler gibi kaybedilecek bir şeydir. Bir sonraki başvurum geri çevrildi, iki sonraki de, üçüncüde ön elemeyi geçebilmek için film izlemeyi teklif ettim. Fakat sabah uyandığımda yazdığım dizinin senaryo toplantısıyla, izleyeceğimiz filmin seansının aynı saate denk geldiğini bilsem, belki son üç gecedir yaptığım gibi en azından son gece o kadar çok içmezdim. Dedim ki kendi kendime, oğlum diziyi başkalarına yapıyorsun zaten, filmi kendine yap. Birlikte filmi izledik. "Hangi film?" diye sorduğunda "Benim elini tutsam diyeceğim ama tutamayacağım filmi" diye cevapladığım filmi. Filmde bu tarz bir sahnenin olmasının benim kurgumla bir alakası yoktur. Beni az çok tanıdığı için çıkışta bira içmemiz de bir sakınca görmedi. Bira içtikten sonra eve davet ettiğindeyse ben bir sakınca görmedim. Aynı yatakta uyumak? Benim için mümkün değildi, uyuyamazdım, müzede sergilense milyonlarca turistin görmek için geleceği bir şaheser yanı başımdayken uyuyamazdım! "Sarılsam sorun olur mu?" Sana sarılmam sorun olacaksa kollarımı kesebilirim, yanında yatıyorum ya bu kadarına da razıyım. "Olmaz" dedi. Kollarımı kesmekten vazgeçtim, Sarıldım. Bebeğine sarılan bir annenin sevgisi ve ürkekliğiyle sarıldım; kardeşinin sırtı açılmasın diye çırpınan bir abla/abi tedirginliğiyle sarıldım; çok istediği ayakkabıya sahip olunca onunla yatan bir çocuk masumiyetiyle sarıldım... Uyurken çok döndüğü için her sarılmamıza bir anlam yükledim. O da, döndükçe sırtım açıkta kalmasın diye yorganı düzeltti. Sabah uyandığımızda öptü beni. Zorla öptüğüm elleri unutup bir kıyaslama yaptığımda hiçbir seferinde uzanıp kendi yanaklarından öper şairlerin tedirginliğini anlamamıştım. Şimdi uzanıp onun yanaklarını öpme tedirginliğindeyim. Bırakmak istemedim, işe gitmesi lazımdı, ha keza kıyaslayınca biraz geç olmakla birlikte benim de. Birlikte evden çıktık. Birlikte olmadığımız zamanlarda işteydim. İş kaybedilebilecek bir şeydir. O gün mesai gece yarısı bitti. Aradım, tüm gün boyunca yanımda olsun istediğimi, böyle olamayınca telefonla aradım. Konuştuk. "Sen çok tatlısın, denemek istedim ama olmadı" dedi. "Deneme sürecinden sonra yine işi kaybettik yani desene" dedim. Güldü!     

9 Ocak 2017 Pazartesi

BİR ERKEĞE VURULAN YÜZ AŞK DARBESİ (18. BÖLÜM)

FİLMOGRAFİ

Bir masada denk gelmiş içen iki insandan ibarettik. O görüntüleme uzmanıydı, ben nelerin görüntülenmesi üzerine kafa yoruyordum. O adı Ayşegül, sağlık sektöründeydi, ben dizi-film. Ayşegül insanların hastalığının ne olduğunu ortaya çıkartacak veriler sunuyordu, ben insanların neden hasta olduğunu anlamaya çalışıyordum. Ben masanın bir köşesinde içiyordum, Ayşegül masadaki insanlarla birlikte içiyordu. Hastalıklı bir durumdu benim ki si, o ise filmin en güzel karesiydi, akciğerimin duman tutmamış tek bir bölgesi gibiydi, çekeceğim filmin izleyiciye geçmesini istediğim en sıcak duygusu gibi...

Bir masada denk gelmiş içen birkaç canavar ve iki insandan ibarettik. O tüm masanın beklediği pasta, ben herkesin burun kıvırdığı ucuz biber turşusuydum. Aynı masada olmaması gereken iki ayrı biçimdik. O muhtemelen eve gidip duşunu alacak, ben masadan en son kalkıp, leş gibi alkol kokarak işe gidecektim. Onun gözlerine insanlar ne söyleyecek umuduyla bakacak, bana yine hiç değişmeyeceksin demiş kadar olacaklardı. Tabi ki daha çok ve daha hızlı içmeye başlamıştım. Kendimden sıkıldım yine, bilsem ki şu an bana gidelim dese, iki de bira alır mıyız, diye sormayacağımı belki böyle bunalmazdım.

Bir güzel ve bir derdi güzel, bir masada denk gelmiş. "Sen neden hiç konuşmuyorsun" diye sordu Ayşegül, önce servisimi değiştiren garsona baktım, güldü Ayşegül, "Sen ne ara beni fark ettin?" diye sordum, yine güldü Ayşegül. "Birlikte içiyoruz işte" dedi. Gayr-i ihtiyari garsona baktım, "Tazeliyim mi abi?" dedi. Masadaki herkes bana baktı, ben bir Ayşegül'e, bir garsona baktım, garsonun elindeki şişeyi kaptım, havaya kaldırdım, "Sana ve tüm güzel yalnızlıklara" dedim Ayşegül'e, Ayşegül ve masadaki herkes bana baktı, rakı şişesinin tepesi bilyeli olduğu için içemedim ve rezil rüsva, aynı zamanda göt oldum.

Bir güzelin masasını viran eyledim. Ayağa kalktım, bana nereye gittiğimi sordu. Bara dedim. Tüm yalnız erkeklerin ait olduğu yere, "Sikecekleri bir am bulamadıkları için barmenin kafasını siktikleri yere" diye eklemedim, yürüdüm ve kendime bir bira söyledim. Masada beni tanıyanlar, Ayşegül'ü tanıyanlar, bir de ortak tanıdıklarımız vardır. İlkokul matematiğim, kesişen kümenin beni siklemeyeceğini, diğerlerinin hiç siklemeyeceğini söylüyordur ve öyle de oldu. Gece biterken ne de olsa bir tanesi yanıma gelecek ve bana evinde kalabileceğimi söyleyecekti. Lakin geçmiş deneyimlerinden tecrübeli olduğum için bu sefer hoşlandığım kadınla birlikte olacak kişinin evinde kalmamaya dikkat edecektim.

Çok masalar devirdim, bir başıma. Ayşegül yanıma geldi ve neden böyle yaptığımı sordu. Bir masada denk gelmiş iki insandan ibaret olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Ben filmlere öyle bakmam dedi, üstün körü olmaz o iş, en küçük bir noktayı umursamazsan, ucunda ölüm olabilir. Haklıydı, "Haklısın" dedim. Lakin ben dolaylı yoldan intihar etmeyi denediğimi düşünecek kadar, alkolizme bahane üreten ve görüntülenemeyecek duygularla yoğrulmuş bir sinematografım. Dedi ki, duyguların görüntülenmeye değil, hissedilmeye, anlaşılmaya ihtiyacı....!!!!

Öpmeye kalktım, geriye doğru yarım adım atınca tabureden yere kapaklandım. Ertesi sabah gözlerimi açtığımda giydiği bornozun kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Bir masada denk gelmiş içki içen iki insandan ibarettik.